27 Aralık 2009 Pazar

2009'da Fenerbahçe #2


Ligin ilk yarısındaki Fenerbahçe'yi ve görebildiğim eksikleri yazmaya çalıştım, şimdi sıra ikinci yarı fikstüründe. Gerçi oyuncularla ilgili yazıyı yazdıktan sonra Önder'in gönderilmesi durumu ortaya çıktı, dolayısıyla savunmaya bir transfer yapılması muhtemel ama onu daha sonra yine ele alırız. 
İkinci yarıda Fenerbahçe'nin önemli bir fikstür avantajı var, doğrudur. Ancak Fenerbahçe'yi zor deplasman maçlarının beklediğini de söylemeliyiz. 19. haftada yavaş yavaş toparlanmaya çalışan Sivasspor'la muhtemelen zorlu kış koşullarında oynayacağız. Ardından hiç yüzümüzün gülmediği lanet Olimpiyat Stadı'nda Belediye maçı var. Ve tabiki Samiyen deplasmanı.
Şampiyonluk yarışının iyiden iyiye şekillendiği, amiyane tabiriyle son viraj olarak adlandırılabilecek 27. hafta ve sonrasınde rakipler epey sıkıntılı. Neredeyse tüm rakipler muhtemelen ya düşmemek, ya da Avrupa Kupalarına katılım için canını dişine takacaklar.

27. haftada Samiyen deplasmanındayız, ardından içeride Kayserispor'la oynuyoruz. Kayserispor muhtemelen o tarihte şampiyonluk olmasa da Avrupa Kupalarına katılmak için mücadele ediyor olacak. Bu iki zor maçın ardından Ankaraspor hükmen galibiyeti gelecek. Ardından Kadıköy'de Beşiktaş, sonrasında da Kasımpaşa, Eskişehirspor ve Ankaragücü maçları var. Eğer ihtiyaç kalırsa da, Fenerbahçe şampiyonluk için son maçında içerde Trabzonspor ile oynayacak.

Aynı periyotta Galatasaray nispeten daha kolay maçlara çıkacak. Sıralamadaki rakiplerinden Bursaspor ve Fenerbahçe'yle evinde oynayacaklar ve bunun dışında Antalya ve Gençlerbirliği gibi ciddi bir hedefi olmayan orta sıra takımları ve düşmesi çok muhtemel olan ve Galatasaray sempatizanı Diyarbakırspor ile oynayacak.

Beşiktaş'ın ise aynı zaman diliminde ikisi deplasmanda olmak üzere Fenerbahçe, Trabzonspor ve Bursaspor maçları var. Son hafta Bursaspor daha önce 100. yılımızda yaptığı gibi Beşiktaş'a çelme takabilir.

Kayserispor ve Bursaspor'un da aynen Beşiktaş gibi son haftalara girildiğinde kağıt üzerinde zor görünen 3'er maçları var. Bu iki kulüp için fikstür kadar transfer dönemindeki hamleleri de çok önemli. Transferde adı geçen Volkan Şen, Sercan Yıldırım ve Ali Turan'ın ligin ikinci yarısında hangi takımda oynayacakları ya da tam tersi bu iki takımın kadrolarına kimi katacakları çok şeyi değiştirebilir.
 

İbrahim Kutluay


" 91 yılıydı. 17 yaşındayım. Antrenör aradı: “Hemen Hüsnü Çakırgil’in evine gidip formalarını alıyorsun. Oğlu oldu yarın oynamayacak sen oynayacaksın” dedi. Çok heyecanlandım. Fenerbahçe A takımıyla maça çıkacağım kolay mı? Gece formalarla uyudum."

Hürriyet Pazar'daki röportajından.  
 

25 Aralık 2009 Cuma

2009'da Fenerbahçe


Altay maçıyla Fenerbahçe futbol takımı 2009'u kapamış oldu. Rekor başlangıç, ardından yine rekor sayılabilecek bir düşüşe rağmen her kulvarda seneyi lider kapatmaya yetti. Ocak ayındaki transfer sezonunu da göz önünde bulundurarak, Fenerbahçe'yi ligin ikinci yarısında üç aşağı beş yukarı neler beklediğini inceleyelim.
 
Maçlardan ziyade kadrodaki değişimle başlayalım. Roberto Carlos takımdan ayrıldı. Şahsi görüşüm her iki taraf için de bu ayrılığın iyi olacağı yönünde. İlerleyen yaşı ve hayatına giren diğer öncelikler yüzünden bir süredir beklediğimiz katkıyı yapamıyordu Carlos. Hücumdaki veriminin beklenenin çok altında kalması bir yana, ileri çıktığında geri dönmekte yavaş kalması çoğu kez savunmada sol stoper oynayan oyuncuyu zor durumda bırakmaya başlamıştı. Carlos dışında mukavelesi sürse de Kazım'ın da en iyi ihtimalle bu sezon bir daha forma yüzü göremeyeceğini düşünüyorum. Özellikle şike konusunda net bilgiler gelip de durum netleşene kadar. Fenerbahçe'nin 8 maçlık serisinde önemli katkılar yapan Kazım'ın da yerini nasıl dolduracağını düşünmesi lazım Fenerbahçe'nin.

Carlos'un gidişiyle görünen o ki Santos beke çekilecek. Yazın Güney Afrika'da olmak isteyen Santos'un ikinci yarı sol bekte oynaması en azından hırslı olacağının garantisi olur. Kaleci ve geri dörtlü sakatlık ve ceza halleri dışında yeterli seviyeye çekilmiş olur böylece. Önder ve Bekir'in külübeden yaptığı katkıların yetersizliği savunma hattıyla ilgili tek düşündürücü nokta. 

Daha önce de yazmıştım, tekrar etmiş olayım, Fenerbahçe'nin bence halen en çok ihtiyaç duyduğu oyuncu savunma özellikleri olan orta saha oyuncusudur. Emre'nin sağlık durumu ortadayken Emre-Cristian ikilisini aratmayacak bir oyuncu transferi o bölgeyi çok rahatlatacaktır. Selçuk ve Deniz'in yeterli katkıyı veremediği ortada. 

Carlos'un gidişi ile ilk 11'de açılan yabancı kontenjanını Daum'un nasıl değerlendireceği merak konusu. Yeni transfer olmaması halinde Deivid'e ilk 11 yolunu açabilir bu transfer. Gökhan'la daha önce yakalamış olduğu uyum da göz önünde bulundurulunca kimsenin bu sene ondan beklemediği katkıyı ikinci yarıda alabiliriz gibi geliyor. Solda Özer'i deniyor Daum bu aralar, ancak bu hareketi çok mantıklı bulduğumu söyleyemem. Bence Özer'den sol açık olma ihtimali epey düşük, hele ki arkasında Santos varken imkansız. Daum'un en iyi başardığı iş oyuncuların yeteneklerini iyi süzüp kamuoyunun beklemediği bölgelerde yüksek verim alması olduğundan (Tuncay, Aurelio vs.) şimdilik "bir bildiği vardır herhalde" deyip geçmek lazım.

Fenerbahçe bu sezon hedeflerine ulaşmak istiyorsa, ne yapacak ne edecek Alex'i sağlıklı tutacak. Özellikle Türkiye Ligi'nde çok maçta kilidi açan oyuncu yine Alex olacak. Ara pasları, duran topları, golleri ile Fenerbahçe hücumunun en kıymetli oyuncusu yine Alex. Hücumda esas sıkıntı en uçta yaşanıyor. Bu sene Türkiye'ye, ligin oynanışına daha çok alışıp bir patlama yapmasını beklediğim Güiza geçen seneye kıyasla bir kıpırdanma içinde olsa da yine yeterli seviyede değil. Fenerbahçe'yi esas zor duruma sokan ise, geçtiğimiz senelerde forvet oyuncuları formsuzken kenardan gelip, ya da 4-5 maçlık performanslarla takıma önemli katkı sağlayan Semih'in de bu sezon formsuz oluşu. Kazım'ın da saha dışı olaylardan sezonu kapadığını düşündüğümden, bu bölgeye bir transfer yapılabilir.

Yazı beklediğimden uzun oldu, ikinci yarı fikstürü ile ilgili kısım da bir sonraki yazıya kalsın madem...

13 Aralık 2009 Pazar

Kings Of Convenience - Know How



You and me alone, sheer simplicity
 

12 Aralık 2009 Cumartesi

Çamur atmak benim karakterimdir


Geçen Salı günü İstanbul’a giderken yanımda oturan adam Ataşehir’de inerken gazetesini koltukta bırakınca aylar sonra Fotomaç’ı okuma fırsatım oldu. Daha önce birkaç kez “Ronaldinho, başkanım beni al dedi” türü manşetlerini görünce birkaç kez alıp okumuştum. Ha bir de tabi unutmadan 1 Lira’ya 8000000 Lira kazandıran iddaa ekleri için. 

Neyse uzatmanın alemi yok, kapakta Hıncal Uluç’la yapılan röportajdan kesitleri görünce normal olarak gazetede ilk olarak o röportajı okudum. Bir de ne göreyim, i-na-na-ma-dım Haşmet! Hıncal Uluç yine dünyanın en cesur, en açık sözlü, en içi dolu röportajını vermiş.  

Demiş ki zat-ı muhterem, Fenerbahçe futbolcu değirmeni. 90’ların ortaları ve 2000’lerin başındaki popüler söylem ile hayranlarına selam etmiş. 2003 Konfederasyon Kupası’nda dünyayı kendine hayran bırakan Deniz ve Selçuk’un durumun, bir savunma takımı Mallorca’da gol kralı olan Guiza’nın kaçırdığı gollerin sorumlusu olarak Fenerbahçe’yi göstermiş. Ardından bu tezini Guiza örneğindeki gibi destekleyerek Gökhan Emreciksin’in Kayseri’de canavar gibi oynadığını söylemiş. Değirmende öğütülen oyuncuların durumlarını inceleyelim o zaman, kim ne kadar oynamış, ne kadar sabredilmiş… Bu oyuncuların bulundukları noktanın müsebbibi kulüp mü yoksa kendileri mi? Tepecikspor tam bir futbolcu değirmeni. İki kere birinci ligde bir kere de ikinci ligde gol kralı olan Okan Yılmaz’ın durumu ortada. İ-na-na-ma-dım Haşmet! Böyle kulüp yönetilmez.   

Hızını alamamış bir de hakemlere ve yayıncı kuruluşa giydirmiş. Hakemler bu sene en çok Fenerbahçe’nin lehine hatalar yapıyorlarmış. Yayıncı kuruluş da maçları öyle bir çözümlüyormuş ki bu hatalar gözükmüyormuş. Bunu söyleyen adam maçlara gitse, diyeceğim ki tribünde olanı biteni görüyor, bir bildiği var. Ama Hıncal Uluç öyle yüce ki maçları Lig Tv’nin onda sunduğu kadarıyla izleyebilmesine rağmen o görüntünün arkasındakini görebiliyor, necip Türk milletinin kandırılmasına gönlü el vermediği için de gerçekleri bir bir ortaya koyuyor.   

“Eskişehirspor’dan kimseyi tanımıyorum ama canavar gibi çocuklar”. Futbol hakkında her hafta tefrika roman yazan adamın domestik lig bilgisi bu kadar. Bu arada dikkat ettim, teknik direktörler için kullandığı cesur-korkak sıfatlarını, sanırım artık futbolcular için de canavar-canavar değil olarak kullanmaya başlamış.  Yarın bir gün Fenerbahçe bu canavarlardan birini transfer edebilir, değirmende işleme tabi tutup evcilleştirebilir. Hıncal Uluç da Eskişehir-Fenerbahçe maçında cihanı kendisine hayran bırakan bu canavarların evcilleştirilmesine i-na-na-maz.   

Aziz Yıldırım’ın 3 sene şampiyonluk sözü vermesi de tabii ki nefret kusmadan geçilecek bir şey değil Hıncal için. Kime güveniyor da veriyor bu sözü camiaya bu adam yahu? Arkasında kimler var? Rockefeller ailesi mi, yoksa Rothschild ailesi mi? Kimdir Fenerbahçe başkanı ki taraftarlarına şampiyonluk sözü verecek? Adnan Polat gibi şampiyonluk adayı bir camianın başkanı mıdır ki şampiyonluk sözü versin, Hummer’ının plakasını 2045 yapsın? Harici destek olmadan Fenerbahçe ne zaman şampiyon olmuş ki? Nerede bunu yazacak medya Haşmet?   

Hıncal Uluç sayesinde Türk futbolunun teknik, taktik ve masa başı yanlarını öğrendiniz, şimdi dağılabilirsiniz. 
 

24 Kasım 2009 Salı

Komplo Teorisyenliğine Giriş


Mehmet Cansun Hürriyet'e konuşmuş. Demiş ki; "Cemal Nalga olayı Fenerbahçe'nin Galatasaray'a bir komplosudur" Oyak Renault kulübünün yaptığı itiraz sırasında bir belge ortaya sunulmamış olmasının, belgelerin Fenerbahçe maçından sonra basına ve federasyona iletilmesinin sorumlusu olarak Fenerbahçe'yi göstermiş.

Oyak Renault yönetiminin istihbarat konusunda bu kadar yetenekli olmadığını, ancak Fenerbahçe'nin bu skandalı ortaya çıkarabileceğini söylemiş. Bu kadar kişiliksiz bir açıklama duymayalı epey zaman olmuştu. Mehmet Cansun açık açık yapılan yanlışın ortaya çıkmasından rahatsız. Galatasaray cezalı sporcu oynatıyor ancak suçlu bu skandalı ortaya çıkaranların oluyor. Vallahi bravo.

Hadi diyelim ki Cansun'un söyledikleri tamamen doğru, bunu ortaya Fenerbahçe çıkardı. Yahu bunun neresi ayıplanacak bir şey? Hırsızın hiç mi suçu yok?

Millet olarak severiz komplo teorileri kurmayı. Şu vidyoyu da görmeyenler görmüş olsun vesileyle, Mehmet Cansun tarzı müthiş bir kurgu.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Zenginlik


Bir süredir Fenerbahçe'nin Deloitte Football Money League'deki yerinin gerçeği ne kadar yansıttığı hakkında yazmayı planlıyordum, adam gibi vakit ayıramamıştım. Derbi çıkış noktamız olsun, maç özelinden başlayarak Fenerbahçe'nin zenginliğini masaya yatıralım bilgimiz ve muhakememiz yettiğince.

Geçen sezon ara transferde Beşiktaş'ın transfer ettiği Ernst, gelmesinin üzerinden 1 sene bile geçmemiş iken Türkiye'de takımına en yararlı oyunculardan biri olarak gösteriliyor, doğrudur da. Hem oyun anlamında, hem de toplanan puanlar olarak Ernst öncesi ve sonrası Beşiktaş'a baktığımızda, oyuncunun kulübüne yararını yadsıyamayız.

Rakibi yarısahada ilk olarak karşılayan, kazandığı veya takım oyun kurarken savunma oyuncularından aldığı topları ileriye taşıyabilen, gerektiğinde asgari seviyede de olsa hücum aksiyonlarında takımına yardımcı olan oyuncular şu an futbolun en zor bulunan, dolayısıyla en kıymetli oyuncuları. Dolayısıyla Beşiktaş yerel lig için gayet yeterli olan bir oyuncuyu görece olarak makul bir fiyata transfer ederek olumlu bir iş yapmıştır. Avrupa maçlarındaki yeterliliği tartışılır, benim fikrim çok da yeterli olmadığı yönünde.

Öte yandan Fenerbahçe'ye bir göz atalım. Aynen Beşiktaş'ın şampiyon olduğu geçen sene gibi Fenerbahçe'nin de şampiyon olduğu senelere baktığımızda özellikle iki ismin adı öne çıkıyor; Aurelio ve Appiah. Taraftarlardan ve futbol medyasından aldıkları haklı övgüleri hatırlarsınız.
Gelelim işin finansal kısmına. Geçtiğimiz sene Deloitte firmasının yaptığı araştırma, Fenerbahçe 111,3 milyon Euro gelirle Avrupa'nın en çok kazanan 19. takımı olduğunu gösterdi. Naklen yayın gelirleri toplam gelirin %24'ünü oluşturuyor, yani Fenerbahçe sağlıklı bir gelir dağılımı yaratmış. Sıralamada Fenerbahçe'nin üzerinde bulunan İtalyan kulüplerinde naklen yayın gelirlerinin toplam gelirin neredeyse %70'ine tekabül ettiğini de belirteyim ki Fenerbahçe'nin bu alandaki başarısı daha rahat anlaşılsın.

Peki zenginlik kavramı sadece gelirle mi ölçülür? Misal, aylık 50000 TL geliri olan, ancak vasatın çok altında hayat süren bir insan zengin midir? Yoksa zenginlik sahip olduğu maddi gücü olumlu kullanmak mıdır? Türkiye'nin açık ara en zengin kulübü Aurelio'yu yalnızca para odaklı sebeplerden dolayı nasıl kaybedebilir? Haydi bir şekilde kaybetti diyelim, bunca maddi güç elinin altındayken nasıl olur da Aurelio'yu ikame edecek bir oyuncu getiremez? Kaybettiği oyuncunun yerine Maldonado ve Josico gibi iki vasatın altı oyuncuya eşek yüküyle para verip, yine kaybettiği oyuncunun arkasında yedek bekleyen Selçuk'u da yeni sözleşme imzalaması için aylarca iknaya çalışan kulüp zengin midir? Bu yapılanların, evinde portakal biten aylık geliri 50000 TL olan zengin adamın, pazara çıkıp rayicin çok üzerinde bir fiyata limon almasından ne farkı vardır?

Bu sene Fenerbahçe kısmen de olsa bu yanlışından dönmüş gözüküyor. Orta sahada Emre'nin yanına Cristian gibi gayet iyi bir transfer yapıldı. Kaybedilen derbide de ne yazıktır ki, orta sahanın önemini bir kez daha görmüş olduk. Yenilen ilk iki gol Emre'nin sakatlıktan dolayı oyunda olmadığı dönemde geldi. Yine de ara transferde bu bölgeye iyi bir oyuncu alınması gerektiğini düşünüyorum. Güiza çok kötü oynuyor, Andre Santos bir parıldamanın ardından vasatın üstüne çıkamıyor, sağda ne Topuz ne de oynadığı maçlarda Kazım çok yararlı olamıyor, hepsi kabulüm. Ama şöyle de bir gerçek var ki Alex varken Fenerbahçe hücum yönünde sıkıntı yaşamıyor. Bu yüzden bence hala Fenerbahçe'nin en acil transfer ihtiyacı Emre-Cristian ikilisini Selçuk ve Deniz'den daha iyi yedekleyebilecek, hatta yedeklemekten ziyade rotasyona girerek zaman zaman bu iki oyuncuyu dinlendirebilecek bir oyuncudur. 

19 Kasım 2009 Perşembe

Cemal'ım Cemal'ım


Basketbolda hazırlık maçında alınan cezaların yine hazırlık maçlarında oynamayarak geçiştirileceğini bu olayla öğrendim. Saçma gelmişti. Galatasaray da 5 tane yalandan hazırlık maçı ayarlayıp Cemal Nalga'nın cezasını tamamlatmış, bu fırsattan güzelce yararlanmış demiştim.

Meğer Galatasaray sandığımdan daha da şark kurnazıymış. Hazırlık maçlarında Cemal'e Tufan forması giydirip oynatmışlar. Hal böyleyken Cemal de cezasını lig maçları başladığında tamamlamamış oluyor ve Galatasaray da ligde cezalı oyuncu oynatmış oluyor.


İşin cezai kısmıyla çok ilgilenmiyorum. "Cemal bu duruma çok şaşırdı", "Sicili çok temiz, daha önce takım arkadaşının formasıyla oynamışlığı yok" gibi açıklamalarla verilmesi gereken ceza yine minimuma indirilecektir muhakkak. Benim esas anlamakta zorlandığım kısım Galatasaray bu saçmalığı niye yapar? FM'deki gibi oyuncunun "lacking match fitness" olmaması için mi? Yoksa hazırlık maçı da olsa "Galatasaray Türkiye'dir" mantığıyla Galatasaray'ın bir Alman takımına yenilmesini hazmedemedikleri için mi? Yoksa Türk basketbol kamuoyunun dikkat seviyesini ölçmek için mi?
 

17 Kasım 2009 Salı

Fenerbahçe ile uğraşmayın


(fotoğraf maratonalmaty.blogspot.com'dan) 
Karşısındaki camianın Fenerbahçe olduğunu bilecek evvela herkes. Son zamanlarda üzerinde ölü toprağı olduğuna aldanıp, yaptıklarınız yanınıza kalır sanmayın. Gün gelir atar üzerindeki ölü toprağını, kalbiniz kırılır. Haddinizi bilin, efendi olun. Fenerbahçe ile uğraşmayın.
Sebebi her ne ise artık, salona giriyorsanız sebebini bir kadının orada bulunmasına, onun tahrikine bağlamayın. Kadıncağızı hedef göstermeyin. Erkek olun. Dedehıyar olmayın, Bolat olmayın, Şirdan olmayın. Efendi olun. Özür dileyip dilememeniz kendi tasarrufunuz ancak efendi olmak zorundasınız.
Bir tatsızlığa imza attıysanız, arkasında durun. Günahsız insanlara bu işi yıkmaya çalışmayın. Kamera karşısında 1000 idiot gücünde olan Serhat Ulueren gibi "Sizin yüzünüzden Galatasaray ceza alacak" demeyin. Derdinizi açık etmeyin.
Bir işe kalkıştıysanız, kaçmayın. Parmak sallaya sallaya sahaya girip, ardından ayaklarınız götünüzü döve döve kaçmaya çalışmayın. Yukarıda da dediğim gibi Fenerbahçe'nin üzerindeki ölü toprağına aldanmayın. Yeri gelir pazar günü olduğu gibi bir Amerikalı çıkar, hak ettiğinizi de dişlerinizi de elinize verir, anlayamazsınız. 

16 Kasım 2009 Pazartesi

Haydi spor aşıkları


Spor müsabakaları hakkında yorum yaparken sırtlarındaki formayı çıkarıp dünyanın en objektif yorumlarıyla dimağımızı açan, vizyonumuzu genişleten, bize sporun ne muhteşem bir şey olduğunu anlatan değerli skor değil spor bloggerlarının Abdi İpekçi'deki maçla ilgili görüşleri nedir acaba? Yoksa onlar da sahaya girip daha sonra ayakları götüne vura vura çıkan takımdaşları gibi geri vites mi yapacaklar? Kinsey işi gücü bırakıp herkesin ağzının üstüne vuramaz ama, beklentiyi büyük tutmayın.
3 hafta önce Kadıköy'deki maç başlamamalıydı bile onlara göre, hayır saçmalamayın, tabi ki maçın sonunda Galatasaray yenildiği için değil, kurallar öyle dediği için. Vallahi bak.
Bu arada kulüplerimizin de aklında bulunsun, maç sırasında sahaya taraftar girip oyunculara saldırırsa, maçın devamı için tribünlerin boşaltılmasına gerek yok. Olur bir yerde başınıza gelir, yanılmayın. Saha komiserinin Yusuf Erboy olduğu maçlarda her şey olur, sorgulamayın. Alen Markaryan'dan icazeti alıp gereğini yerine getirecektir kendisi her zaman.
Tanjeviç'in teknik hatalarını incelemekten, yazmaktan bıktım, gerçekten bıktım. Maçın bitimine 3 saniye kala topu kendi yarı sahasına doğru oyuna sokturan bir koçla ilgili ne diyebilirim ki? Bugün Tanjeviç kendisini aşmıştır, Fenerbahçe kariyerine altın harflerle işlenecek bir performans sergilemiştir. Bu adamın yönetiminde takımın pick&roll bile yapabilmesine şükretmek lazım.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Derbi



Umudumuzun çok az olduğu Siena maçını son çeyreğin ortalarına kadar kovalayıp kaybetmemize sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Bir yandan Siena’nın gücü var malum, diğer yandan da birkaç senedir söylenen “2010 yılında Fenerbahçe” yalanı/rüyası. Sadece bu konu üzerinde bile bir blog açacak kadar doluyum ama geçelim, farklı şeyler de yazmak lazım.
Özellikle futbol yorumcuları derler ya hep, saha dışını değil içini konuşalım diye, biz de öyle yapalım o vakit, şu post-Siena ve pre-Galatasaray döneminde Fenerbahçe’ye bakalım.
Siena maçı, Fenerbahçe’nin klasik kötü 3. çeyrek performansı dışında, her şeyiyle sürprizdi. Özellikle hücumda iyi işler yaptık, ama detaylı olarak hücum aksiyonlarını incelersek neredeyse hiçbirinin kurgulanmış setler olmadığını görüyoruz. Oyuncuların bireysel yetenekleri ve vizyonları ile kazanılmış sayılar. Oğuz’un 5 asisti muhteşem bir istatistik. Kimi zaman arkadaş çevresinde makara malzemesi olmama sebep olan “Oğuz Türkiye’nin Sabonis’idir” tezimi destekleyen işler yaptı bu maç Oğuz.

Her ne kadar mağlubiyeti hakem kararlarına bağlamak çok mantıklı olmasa da, hakemlerin rezalet yönetimini görmezden gelmek ayıp olur. Recep Ankaralı’nın, Fatih Söylemezoğlu’nun dahi çalmaya utanacağı düdükleri çaldılar. Euroleague’de İtalyan ve Yunan kulüplerinin ağırlığı malum, ama bu kadarına da gerçekten pes. Maç koptuktan sonra Fenerbahçe lehine de çok abuk kararlar verdiler, o da kenar süsü oldu. Fenerbahçe’nin faul hakkı dolmasına rağmen bir faul pozisyonunda topu ısrarla kenardan oyuna sokturmak isteyen hakemi gördükten sonra zaten nutkum tutuldu, nefesim kesildi.
Fenerbahçe’nin görünen 3 tane sağlıklı skor üretme yöntemi var. İlki şüphesiz skorer guard’ın pozisyonunu yaratıp skor üretmesi, ki mevcut guard rotasyonunda –Solomon gitmemiş dahi olsaydı- bütün oyuncular bu tarz. Çok tasvip ettiğim bir hücum stratejisi değil ama işe yaradığı zaman karşı bir tez sunamıyorsunuz, ne söyleseniz nafile.

İkinci skor üretme yöntemi delici kısalarla içeri penetre edip, savunmanın o anki düzenine göre ya potaya gidilmesi, ya da boş pozisyondaki şutör ya da uzunlara pas verilmesi üzerine. Fenerbahçe’ye en uygun set bence bu, zira bu görevi üstlenecek oyuncuların tamamının (Kinsey, Greer, Emir, Ömer) penetre yeteneğinin yanı sıra şutu da var, dolayısıyla rakibin savunması daha da zorlaşıyor.
Üçüncü ve en çok iyileştirilmesi gereken yöntem ise uzunlar üzerinden oynamak. Fenerbahçe mevcut uzun rotasyonunda alçak postta eline top verilip teke tek oyunla sayı beklenebilecek bir oyuncu yok. Delici kısalar ile ilgili yukarıda söylediklerimin tam tersi uzunlarımız için geçerli. Şutları yok, bu da rakip adına onları savunmayı kolay kılıyor. Bu hücum yöntemiyle başarı için diğer oyuncuların kesinlikle içeriye cutlar yapması lazım, aynı Siena maçında olduğu gibi. Fenerbahçe’nin Tanjeviç dönemindeki en önemli sorunu bu oldu zaten: “statik basketbol”. Hücumda daha hareketli olabilseydik bu sezon oynadığımız her maçta 10+ sayı daha atabilirdik.
Esasında eksiklere rağmen Fenerbahçe’nin elinde epey kaliteli bir kadro var. Aydın Örs döneminde özellikle İbo ile özdeşleşen perdeden çıkıp şut atma oyununu oynayabilecek oyuncularımız var. Hatta hücumda sadece bu şekilde oynayabilecek bir Giricek var. Başka türlü skor üretemiyor bu adam. Her zaman da böyleydi.
Bu şekilde Galatasaray deplasmanına gidiyoruz. Tanjeviç döneminde Gs ve Bjk deplasmanlarında galibiyetimiz yok.
Rakip de sıkıntılı durumda, kazandıkları maçları zar zor kazandılar. İçeride Oyak Renault ve Erdemir’i geriden gelerek zar zor yendiler.
Kazanmamız gereken bir maç, kazanmamız gereken derken ihtiyaçtan bahsetmiyorum, kağıt üzerinde kazanmamız gereken bir maç. Kadroları birebir eşleştirip karşılaştırdığımızda çok net ortaya çıkıyor, Galatasaray Fenerbahçe ile boy ölçüşecek bir takım değil. Ama tabi Fenerbahçe basketbol takımı deyince kağıt üstüyle kağıt altı fark gösterebiliyor. 
Fenerbahçe’nin başında Tanjeviç olduğu sürece rakip değil Galatasaray, sıradan bir lise takımı bile olsa akıllarda “acaba” lar oluyor, olacaktır da.

9 Kasım 2009 Pazartesi

10 Kasım


Ruhun şad olsun.

Umut fakirin ekmeği



 Tanjevic’in tek kişilik gösterisi kaldığı yerden devam ediyor. Efes Pilsen maçında maçın kopma anı olan 3. periyotta fark açılırken yine tek bir mola dahi almadı kurt(!) hoca. Rakibin 8-0'lık serisine ve hatta maçları düşünürsek 6-0'lık serisine öylece baktı. Ne yağmur gibi üçlük atan rakip oyuncuya bir önlem aldı, ne de aynı oyuncu 4 faulle oynarken üstünden oynayıp 5 faulle oyun dışı bırakmaya çalıştı. Geldiği günden beri maç içindeki çizgisini bozmuyor. Maçın ilk 2 periyodu “salon amiri” gibi takılıyor, ardından işler ters gitmeye başlayınca kâküllerini sallaya sallaya birilerine bağırıp çağırıyor. Resmen koca koca adamları azarlıyor her maç. Onun gözünde basketbol bu kadar basit. Azarla oluşturduğunu düşündüğü motivasyon ile 2010’da en az final-four hedefliyordu bu adam ve ona güvenenler. Yoksa savunma setiymiş, hücum setiymiş, oyuncunun elinin sıcak olup olmamasıymış umurunda değil.

100 küsür senelik bir kulübün tarihinde 2-3 sene kaybetmek çok önemli değil gibi görünebilir, ancak bu dönemde Fenerbahçe basketbol takımının tarihindeki en iyi kadroyu kurduğunu ve bu kadroyu federasyonla girilen çirkin ilişkiler yüzünden vasıfsız bir koça teslim ettiğini düşününce insan kahroluyor. Tanjevic tercihi salt Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nun tercihi değildi. Böyle olsaydı, ezeli rakibine 5 maç üst üste kaybeden koç işine devam edemezdi. Diğer branşlarda, özellikle futbolda bunu görmek mümkün.  

2-3 sene önce nasıl olsa o günlere daha çok var diye rahat rahat “Siz bizi 2010’da görün. Avrupa’da F4 kesin, şampiyonluk da büyük ihtimal” diye bombalayan Fenerbahçe idarecilerinin bugün görevlerinde olmayışı bazı şeylerin ters gittiğini gösteriyor zaten. Umarım bu mevkilerdeki boşluklar, adı geçen Doğan Hakyemez gibi yine bir Galatasaraylıyla doldurulmaz.

2010’da ne olur, yılbaşı gecesi basketbol takımına ilahi güçler tarafından bir şeyler mi yapılır bilemem ama 2010’a yaklaşık bir buçuk ay kala bu takım hafta içi evinde Siena ile oynayacak. Bizim kafa kafaya oynayıp 67-62 yendiğimiz Cibona’yı deplasmanda 80-45 yenen Siena’yla… Hakkımızda hayırlısı demekten başka bir şey gelmiyor elden. Umut fakirin ekmeği…

2 Kasım 2009 Pazartesi

Perşembenin gelişi



Dün gittiğim Nilüfer Belediye – Fenerbahçe voleybol maçıyla ilgili yazmak istiyordum bugün, ama daha elzem bir konu var gündemde, voleybol maçı bir sonraki yazıya kalsın şimdilik.
Banvit maçından önce Nedim Karakaş açıklama yaptı, “Solomon süresiz kadro dışı” dedi. İdmanlara geç gelmesi ve özel işleri için sık sık yurtdışına çıkması bu kararı aldırmış idari kadroya.
Solomon özelinden başlayarak basketbol şubesindeki sıkıntıları düşünelim öyleyse. Solomon malum herkesin tanıdığı bir oyuncu. Uç fikir sahibi olan insanlar dışındaki herkes, Solomon’un yeteneklerinin üst, disiplininin de alt seviyelerde olduğu konusunda hemfikir. Avrupa kariyerini göz önünde bulundurmak bu fikre varmak için yeterli. Geçtiğimiz sezon dışında, Avrupa kariyerinde kupa alamadığı bir sezon yok Solomon’un. Gayet önemli bir veri bu bence. Domestik liglerde ve Euroleague’de, oynadığı her takımda elini taşın altına koyan, başarıda önemli pay sahibi olan bir oyuncunun kariyerinde sadece bir kupasız sezonunun olması önemli bir başarı göstergesidir. Gelelim işin diğer boyutuna, disiplinsizlik kısmına. Yine Avrupa macerası boyunca neredeyse çalıştığı her koç ile sıkıntılar yaşamış, neredeyse her külüp ile yolları olaylı ayrılmış. Buna rağmen yeteneği sayesinde kendisine yeni takım bulmakta sıkıntı yaşamamış.
Fenerbahçe’ye ilk geldiği sezona geri dönersek, Solomon’un Aydın Hoca’yla da yaşadığı sorunları hatırlıyoruz. Rivayet üzerine konuşmak, fikir yürütmek sağlıklı değil ama, Solomon’un Aydın Hoca’nın üstüne yürüdüğü bile rivayet edildi o dönem. Peki sezon sonunda ne oldu? Final serisinde 4-0’la süpürülen bir Efes Pilsen ve Solomon’un kazandığı “Final Serisinin En Değerli Oyuncusu” (MVP) ödülü. Aydın Örs’ün gidişini eleştirmem(iz)in en önemli sebeplerinden biri de buydu. Amiyane bir tabir vardır antrenörler için kullanılan, “Bir takımda herkes Ümit Özat gibi, Aykut Kocaman gibi efendi olsa, o takımı herkes oynatır”  diye. Hak veririm bu görüşe. Antrenörlük taktiksel yönetimin yanında insan yönetimini de barındırmalıdır ve benim basketbolu takip ettiğim dönem için Aydın Örs bu işin şahikasıdır. İş akdine son veriliş hikayesi zaten tam anlamıyla bir skandal, orası ayrı. Bunun yanında Aydın Örs eşi benzeri zor bulunacak bir antrenördür, neyse o da ayrı hikaye.
Bugün yaşanan sıkıntı, basit bir antrenör-oyuncu tartışması değildir. İstikrarlı bir şekilde plansız yapılaşmanın bir sonucudur. Temelsiz bir binanın çökmesidir. Çirkin “kankilik” müesseselerine alet olunarak basketbol şubesinde yapılan vasıfsız kadrolaşmanın sonu budur. Mahmut Uslu’nun yetersizliği geldiği ilk günden beri apaçık ortada. Nitekim yakın zamanda Aziz Yıldırım da bu sorunu görerek basketbol şubesine bizzat müdahale etme ihtiyacı hissetti. Bu icraat da ne kadar sağlıklı o da tartışılır ya, neyse. Bunun yanı sıra Tanjevic başa getirildi. Sorun da zaten tam olarak burada başlıyor. Kendi içinde çelişen icraatlar yapmasaydı Fenerbahçe Basketbol Şubesi, yapılan yanlışları tartışmak çok daha kolay olabilirdi. Tanjevic’i getiren şube, bu güne kadar Green ve Sloven oyuncular dışında Tanjevic’in istediği bir yabancı transferi yaptı mı acaba? Tamam Tanjevic bence de çok kötü bir antrenör, takıma müthiş statik ve şuta dayalı hücum yaptırıyor, ama olaya yönetim ayağından bakarsak da abesle iştigalin kralını görüyoruz. 3 senelik takım planlaması yapılıyor, başına bir hoca konuyor, ancak bu 3 senede bu hocanın istediği neredeyse hiçbir yabancı transferi yapılmıyor. Başarı için gereken sistemin çarklarının her biri diğeriyle uyumsuz.
Tanjevic takımında görmek istemediği Mirsad, Oğuz, Solomon gibi oyuncularla takım kurmak zorunda bırakılıyor. Önce yolların ayrıldığı Solomon’la geçtiğimiz sezon playoff’lar öncesi apar topar anlaşılıyor, Efes Pilsen’e gitmek isteyen Mirsad’a zorla yeni sözleşme imzalatılıyor. Hoca ve oyuncular arasındaki bağ kopmak üzere olan, hatta Solomon olayıyla artık sökülmeye başlayan, bir Fenerbahçe yaratılıyor.
Fenerbasket.com forumlarında bu konu üzerinden çok güzel bir beyin fırtınası yürütülmeye başlandı. Solomon’un gönderilmesi,  iyi bir yabancı 4 numara takviyesiyle takım için avantaj bile olabilir diyen insanlar var. Teoride %100 katılıyorum. Ancak 3 senede istediği yabancı transferleri yaptıramayan bir Tanjevic ve kör topal idare edilen bir Fenerbahçe Basketbol Şubesi var gözümüzün önünde. İşte bu tablo, bu krizden daha güçlü çıkabilme ihtimaline olan inancımı zayıflatıyor.
Bugünlerin geleceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktu. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Profesyonel yönetimde bir pozisyona eleman alımında çeşitli parametreler vardır. Sağlıklı işleyen bir sistemde “kankilik” parametresi sonlarda bile yer almazken, Fenerbahçe’de ilk sırada. Boşuna dememişler büyükler, “balık baştan kokar” diye.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Sensiz bir sene nasıl geçecek?



Türkiye Basketbol Federasyonu sonunda Kerem Gönlüm ile ilgili kararını açıkladı. Açıklanan kararda sporcunun doping yaptığının kesinleşmesi ve cezasının karara bağlanması bilgisinin yanı sıra, niyeyse Kerem’in efendiliğinden, büyüklerine saygısından, Kurtuluş Savaşı’ndaki askeri başarılarından, İstanbul’un fethinde Ulubatlı Hasan’ın yanında bayrağımızı dikmesinden ve kanserle mücadelede Türk hekimliği adına yaptığı müthiş çalışmalardan bahsedilmiş. Arada da her kadı kızında olabilecek cinsten vaka-i adiye doping olayı belirtilmiş.
Türkiye Basketbol Federasyonu Disiplin Kurulu’nun 26.10.2009 – 07 no’lu kararından alıntılarla devam edelim;
“Elimizdeki Laboratuar ve Sağlık Kurulu tıbbi raporlarında; Sporculara yönelik habersiz olarak yapılan doping kontrolü sırasında, eşanda numune alınan Efes Pilsenli her iki sporcuda da adli olarak yasaklı olan ve yine Doping Mevzuatı’nda da yasaklı maddeler içerisinde belirlenmiş maddeler sınıfında yer alan “cathine” maddesinin belli miktarlarda aynı anda bulunduğu, bu maddenin vücut tarafından üretilen bir madde olmadığı, dışarıdan alındığı kesin olan eksojen bir madde olduğu, ilaç olarak kullanılan bazı maddelerin vücutta metabolizma sırasında cathine oluşumuna yol açmadığı, bu maddenin tedavi amaçlı bir madde-ilaç olmadığı, sporcuların idrarlarında bulunan cathine maddesinin sporcular tarafından tek başına alındığı ve başka bir ilaç kullanımının cathine’nin tespitine yol açmadığı açıkça belirlenmiştir.”
Belki de kararın en açıklayıcı, başı kıçı bir olan tek bölümü burası. Yasaklı bir madde olan cathine’in vücutta direkt ya da endirekt olarak üretilemeyen bir madde olduğu belirtilmiş. İnsan böyle bir girizgah okuyunca umutlanıyor ister istemez ama ben şimdiden söyleyeyim, umutlanmayın.
Buna göre; FIBA’nın dopingle mücadele kurallarının 10. Maddesi uyarınca; bir turnuva sırasında veya kapsamında gerçekleşen bir dopingle mücadele kuralı ihlali halinde, I) sporcunun o Turnuvada elde ettiği tüm madalyalar ve ödüller geri alınır ve II) madde 10.4 ve madde 10.5’te öngörülen cezanın kaldırılması veya indirilmesine veya madde 10.6’da öngörülen cezanın artırılmasına ilişkin koşulların yerine getirilmiş olması halleri dışında, ilk ihlalde iki yıl hak mahrumiyeti cezası verilir.
Kerem Gönlüm ile ilgili olayda, sporcunun ilk doping kuralı ihlali olduğu göz önüne alındıktan sonra FIBA dopingle mücadele kurallarının 10.4. ve 10.5. maddelerindeki cezaların kaldırılması veya indirilmesine ilişkin şartların oluşup oluşmadığı araştırılmıştır. FIBA 10.4’e göre hak mahrumiyeti süresinin kısaltılması veya cezanın kaldırılması için belirli koşulların varlığı aranmaktadır. Bu koşullardan herhangi birinin yerine getirilmemesi durumunda madde 10.4.’e dayanarak cezanın indirimi veya kaldırılması söz konusu olmayacaktır. Madde 10.4.’te belirtilen koşullar:


I.     Doping kuralı ihlaline sebep olan maddenin WADA tarafından yayımlanan Belirlenmiş Maddeler listesinde yer alması, 


II.    Sporcunun, Belirlenmiş Maddenin vücuduna nasıl girdiğini ortaya koyması, 


III.   Sporcunun, Belirlenmiş Maddenin performansını artırma veya performansı artırıcı bir maddenin kullanımını gizleme amacını taşımadığını ortaya koymasıdır.
Kerem Gönlüm’ün durumu madde 10.4. çerçevesinde incelendiğinde; “cathine” maddesinin WADA’nın Belirlenmiş Maddeler listesinde yer aldığı görülse de sporcunun, bu maddenin vücuduna nasıl girdiğine ve bu maddenin sportif performansını artırma veya performans artırıcı bir maddenin kullanımını gizleme amacını taşımadığıyla ilgili olarak Disiplin Kurulu’na sunduğu bilgi ve belgeler incelendiğinde, hernekadar sporcu bu maddenin vücuduna ne şekilde girdiğini ortaya koyamıyorsa da, bu maddenin niteliği, aynı anda diğer bir takım arkadaşında bu az rastlanan (eşik altı miktarda) maddenin bulunmasını, 2. sporcunun da benzer şekilde, bilgi ve iradesi dışında hayretle bu durumu karşılaması noktasının dikkate alınması, bu çok özel ve kendisine has ve Talimatlarda yer almayan durumun, geçmişi son derece temiz olan Sporcu Kerem Gönlüm açısından değerlendirilerek, bu özel sebeple ceza miktarında takdiren indirime gidilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.
Böyle bir yazı yayınlayabilmek gerçekten kösele gibi yüz ister. Hele hele yazının son paragrafındaki “Kerem Gönlüm ceza indirimine gitmek için gerekli koşulları sağlayamadı ama, iyi çocuk be hacı, indirelim cezasını” mantığını anlayan beri gelsin. Disiplin kurulu açık açık, “oyuncu bu olayı hayretle karşıladığı için” cezasını yarıya indiriyor. Ne ala memleket.


İhsan Bayülken cephesinde değişen bir şey yok. Hala daha, milli bir sporcunun doping yapmış olmasına değil, 6 ay yerine 1 yıl hak mahrumiyeti cezası almasına “yazık” diyor. “Gönül ister ki 6 aya insin” diyor. Ben de sana “yazık” diyorum, terbiyesiz müessese maşası. Tüküreyim sizin basketbol sevginizin içine.

10


10 sene oldu, dile kolay. Hatırlıyorum 3 sene önceki maçta “o gün doğan çocuk bugün okula başladı” minvalinde bir tezahüratla terk etmiştik stadı. O çocuk artık iyice büyüdü, ergenliğe girecek, yarın öbür gün manitası olacak, evlenecek, çocuk yapacak, ama ayıptır söylemesi Fener yine koyacak.
Avrupa Şampiyonu İspanya’nın hocası Aragones’i oynattığı çirkin futboldan, kaşıdığı edep yerine kadar her yönüyle tartışan, yerin dibine sokan Galatasaraylılar da birkaç haftadır Rijkaard’a yapılan eleştirilere tahammül edemiyor, anlaşılır gibi değil. Rijkaard kıymetli bir futbol adamıdır, Galatasaray yönetimi, klasik sığ Türk kulüp yöneticiliği kervanına katılıp yakın zamanda olası bir başarısızlıkta kendisine yol vermezse, Galatasaray’a orta ve uzun vadede önemli şeyler de katabilir, hepsi kabulüm. Ama Rijkaard’a İsa Mesih gözüyle bakıp, yanlışını/eksiğini görmezden gelmek, eleştirenlere de “tabi tabi her şeyi siz biliyorsunuz” tadında ironilerle yaklaşmak komik oluyor.
Sizin için total futbol, bizim için total makara… Arda’nın maç öncesi takındığı “racon değil kafa kesiyoruz” tavırları, Keita’nın mahalle maçındaki mızıkçı çocuk gibi topu kolunun altına sıkıştırıp hakeme gitmesi bize komik geliyor. Maç sırasında izlerken sinirleniyorum, yalan yok, ama sonra tekrar izleyince “öğrenilmiş çaresizlik” kavramını destekleyen bu hareketlere hakikaten gülüyorum.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Tütünüme Dokunma!



http://icmihrak.blogspot.com'dan alıntıdır.

Vallahi rezalet, billahi rezalet


Galatasaray'ın anlayamadığı şey şu; Fener eskileriyle işler yürüse Beşiktaş kraldı şu an. Fenerbahçe bu boru değil, kalp kırar!

Galatasaray'ın maç boyunca aldığı sayı 26. Toplasan anca bir set ediyor.

Sahi Galatasaray taraftarına maçta bağırmak yasak mıydı? Kameralar ne zaman onlara yönelse oturuyorlardı. Total Voleybol(!)'u sahada göremeyince şevkleri mi kırıldı acaba?

Hapçı, ilaççı, laylay Eczacı sıra sende...

17 Ekim 2009 Cumartesi

Cips kola kilit



Bu zat-ı muhteremin idrar örneğinde doping çıkıyor, hala cezasının bir karara bağlanamamasını geçtim, geliyor bir de Cumhurbaşkanlığı Kupası töreninde arkadaşlarıyla galibiyet sevincini paylaşıyor. Kupayı kaldırıp taraftarına(!) gidiyor. Gören de sakatlığından dolayı bu maçta oynayamadı zannedecek.
Kendinize gelin efendiler, bu adam dopingli! Haksız kazancın kralını icra etmiş bir adamdan bahsediyoruz. Hem de öyle Ermal olayındaki gibi “kelin merhemi olmuş kafasına sürmüş” türünden bir “kaza” ile de değil. Gerçi içtiği çaydan doping almış olma ihtimalini öne sürenler bile var ama onları da kaale alacaksak işimiz uzun.
Kalkıp bir de bu olayı Kambala olayıyla bir tutanlar var. İki olay arasında tek bir benzerlik dahi yokken nasıl bu kurguyu yapabiliyorlar anlamak güç. İki olayın da gelişimini tek tek ele alalım;
Kambala kişisel problemler yaşadığı dönemde kendi iradesiyle ”kokain” kullanmıştır, yani yasaklı madde listesinde bulunmasına rağmen performans arttırıcı bir etkisi olmayan bir madde. Kerem ise, kendi ifadesine dayanarak söylüyorum, kulübünün verdiği ilaçları kullanmış ve doping testinde vücudunda yorulmayı engelleyen “cathine” maddesi bulunmuştur. Aynı gün teste giren diğer Efes Pilsenli Kasun’da da vücutta üretilemeyen bu maddeye rastlanması, Kerem’in de ifadesinde belirttiği gibi maddenin sporcuların vücuduna kulübün bilgisi dahilinde girdiğinin ispatı.
Olaylar ortaya çıktığında iki kulübün takındığı tavırları da inceleyecek olursak yine arada müthiş bir fark görüyoruz. Fenerbahçe Kulübü Kambala’nın kokain kullandığının ortaya çıkmasının ardından oyuncuyla ilişiğini keserken, Efes Pilsen kulübü ise Kerem’in nasıl muhteşem bir kişi olduğunu, Milli Takım için nasıl yeri doldurulamaz bir oyuncu olduğunu dile getireduruyor. Spor hayatında daha önce doping kullanmadığını öne sürüyorlar sürekli, sanki Kerem’in başka bir lüksü varmış gibi. Zaten yönetmelikler gereği ikinci kez doping yaptığı belirlenen oyuncu ömür boyu spordan men ediliyor. Öte yandan namı cihanı saran Efes Pilsen taraftarı da doping kullanan oyuncusunun bu hareketini adeta taçlandırırcasına “Gönlümüzdesin Kerem” pankartı açıyor, uh-ah dev adam Kerem Gönlüm’ün maskesini takıyorlar, yetmiyor bir de üzerine utanmadan Kambala maskeleri takıyorlar.
Bir de olayı önemsiz kılmak için Kerem Gönlüm’ün final serisindeki vasat istatistiklerini öne sürenler var ki, onlara tek söyleyebileceğim şey: “Ne içtiyseniz bize de”.
Basın ise sanki bu olay her gün başımıza gelen adi bir olaymışçasına kesinlikle bu olayın üstünde durmuyor.  Avrupa Basketbol Şampiyonası’nın olması da gündemi değiştirmek için muhteşem bir fırsat oldu onlar için.
Bizim buralarda küçükken oynadığımız bir oyun vardı. Oyun da denemez ya, bir tür iddia diyelim. Eğer iki kişi konuşurken aynı anda aynı şeyi söylerse ve hemen ardından biri diğerine “Cips kola kilit” derse cezalı duruma düşen kişi konuşamazdı. Aksi takdirde karşı tarafa cips ve kola alma zorunluluğu vardı. Ta ki iddia sahibi kişi cezalı kişinin adını telaffuz edene kadar.
Türk basını da adeta bu oyunu oynuyor haftalardır. Biz de isimlerini söyleyelim, kilitlerini açalım ki belki bu konuda bir şeyler yazıp çizmek akıllarına gelir.
Kaan Kural, Doğan Hakyemez, Bilgin Gökberk, Yalçın Granit…
İsimlerinizi söyledim, kilidi açtım. Haydi, artık konuşabilirsiniz.
 
Şuradaki vidyoyu da yeni gördüm, manidarmış hakikaten.

12 Ekim 2009 Pazartesi

İstikrar

Aziz Yıldırım başkanlığa geldiği günden beri Fenerbahçe’de en moda terimlerden birisi istikrar oldu. Ağırlıklı olarak teknik ekip ve yönetim kurulu istikrarıydı kastedilen. İşin yönetim ayağında istenen istikrar başarısının yakalandığı gözümüzün önünde. Ancak maalesef teknik ekip konusunda aynı şeyleri söylemek çok güç. Otto Bariç’i Ali Şen yönetiminin getirdiğini göz önünde bulundurarak onu bu listede saymasak dahi, Aziz Yıldırım’ın başkanlık döneminde Fenerbahçe’yi tam 9 farklı teknik direktör çalıştırmış. Yani spor spikerlerinin deyişiyle “düşünce güzel, ancak sonuç alınamadı”.

Aziz Yıldırım’ın ilk yıllarına nazaran nispeten hocalara daha fazla sabır gösterdiğini söylemek mümkün, ancak Fenerbahçe’de hala aşılamayan bir “şampiyon olamayan hocayı gönderme” geleneği var. Muhalefetin ve taraftarların önemli kısmının bu yönde görünen bir baskısını göremediğimize göre bu geleneği yaratan da istikrar kavramını hayatımıza sokan Aziz Yıldırım’ın ta kendisi.

Aziz Yıldırım başkanlığı süresince kariyerleri göz önünde bulundurulduğunda istikrar adına sabır gösterilebilecek, veya gösterilmesi gereken demek daha doğru olur, 4 teknik adamla çalıştı. Yaşları ve kariyerlerinin başında olmaları göz önünde bulundurularak Löw, Rıdvan Dilmen ve Zico bu isimlerin üçü. Bu isimlere artı olarak bir de Christoph Daum.

Löw ve Rıdvan Dilmen’in görev aldığı süreler Aziz Yıldırım’ın daha fevri, sabırsız olduğu günlere tekabül ettiğinden sabır gösterilmemesini anlayabilmek mümkün. Ancak Zico ve Daum Yıldırım’ın istikrar anlamında adeta “altın çağı”nda kulüpte çalışan isimler. İkisi de yukarıda bahsettiğim “şampiyon olamayan hocayı gönderme” geleneğinin kurbanları olarak genel anlamda gayet başarılı geçirilen sezonların ardından kovulan hocalar.

Bugün Ntvspor’da ezeli rekabetler belgeselini izlerken gözüme çarpınca tekrar aklıma geldi bu istikrar mevzusu. Belgeselde ezeli rekabetleri inceliyorlar ve geçmişten günümüze kulüpler adına önemli sayılan oyuncularla ve teknik direktörlerle, gazetecilerle röportajlar yapıyorlar. İsmini şu an anımsayamadığım bir Celtic menajerinin altında iki farklı çalışma aralığı gösterilince Fenerbahçe ve Daum’u anımsadım.

Daum’u beğenip beğenmemek görecelidir ve dolayısıyla kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Aziz Yıldırım’ın icraatları bu konuda net bir fikri olmadığının ispatı. Denizli faciasının ardından işine son verdiği Daum’da teknik direktörlük yeteneği anlamında nasıl bir ivmelenme gördü ve yeniden Fenerbahçe’ye getirdi? Ya da şöyle sormak daha doğru olabilir; rekor puanla ikinci olduğumuz o sezon Daum’da gördüğü eksiklikler neydi de işine son verdi?

Başkanlık seçimlerinden önce Ntv’de katıldığı programda bu konuya Daum’un Fenerbahçe’den gitmeyi kafasına koyduğunu, bu gayri ahlaki davranıştan ötürü kendisiyle yolların ayrıldığını söyleyerek açıklık getirdi. Bu açıklamanın üzerine yukarıda sorduğum soruların yanına bir yenisi daha ekleniyor o zaman; Bir başkan böyle gayri ahlaki davranışlarda bulunmuş bir teknik direktörle tekrar çalışmayı neden düşünür? Yoksa Daum bu sezon öncesi yapılan anlaşmada Kuran’a el basıp “Bir daha böyle bir şey yaparsam iki gözüm önüme aksın” diye yemin mi etmiştir? Lige 8 maçta 8 galibiyetle başlayan bir takımın taraftarı olarak hocamızın Ocak ayında olası bir Bundesliga takımından gelen teklife evet deme ihtimalini göz önünde bulundurmalı mıyız?

Aslında bu yazıda Aziz Yıldırım’ın çelişen fikir ve zikirleri değil değinmek istediklerim.

Denizli’deki maçtan sonra Daum gönderilmemiş olsaydı, Daum’dan çok farklı tarzı olan iki teknik direktörün tarzlarını oturtmaya çalıştığı kısa görev dönemleri geçirmek yerine, bu sene Daum’la 6. senemize giriyor olsaydık, hem takımın oynadığı/oynamaya çalıştığı oyun şablonunun tam anlamıyla oturması açısından, hem özellikle geçen sene yapılan vasıfsız yabancı transferler yerine Daum’un artık herkesin takdirini kazanmış Brezilyalı futbolcu portföyündeki futbolculardan getirebilme şansı açısından, hem de halen gelişimini sürdürmekte olan genç oyuncuların da çalıştıkları hoca, dolayısıyla sistem anlamında sahip olacağı istikrar açısından daha iyi olmaz mıydı?