26 Ekim 2009 Pazartesi

Sensiz bir sene nasıl geçecek?



Türkiye Basketbol Federasyonu sonunda Kerem Gönlüm ile ilgili kararını açıkladı. Açıklanan kararda sporcunun doping yaptığının kesinleşmesi ve cezasının karara bağlanması bilgisinin yanı sıra, niyeyse Kerem’in efendiliğinden, büyüklerine saygısından, Kurtuluş Savaşı’ndaki askeri başarılarından, İstanbul’un fethinde Ulubatlı Hasan’ın yanında bayrağımızı dikmesinden ve kanserle mücadelede Türk hekimliği adına yaptığı müthiş çalışmalardan bahsedilmiş. Arada da her kadı kızında olabilecek cinsten vaka-i adiye doping olayı belirtilmiş.
Türkiye Basketbol Federasyonu Disiplin Kurulu’nun 26.10.2009 – 07 no’lu kararından alıntılarla devam edelim;
“Elimizdeki Laboratuar ve Sağlık Kurulu tıbbi raporlarında; Sporculara yönelik habersiz olarak yapılan doping kontrolü sırasında, eşanda numune alınan Efes Pilsenli her iki sporcuda da adli olarak yasaklı olan ve yine Doping Mevzuatı’nda da yasaklı maddeler içerisinde belirlenmiş maddeler sınıfında yer alan “cathine” maddesinin belli miktarlarda aynı anda bulunduğu, bu maddenin vücut tarafından üretilen bir madde olmadığı, dışarıdan alındığı kesin olan eksojen bir madde olduğu, ilaç olarak kullanılan bazı maddelerin vücutta metabolizma sırasında cathine oluşumuna yol açmadığı, bu maddenin tedavi amaçlı bir madde-ilaç olmadığı, sporcuların idrarlarında bulunan cathine maddesinin sporcular tarafından tek başına alındığı ve başka bir ilaç kullanımının cathine’nin tespitine yol açmadığı açıkça belirlenmiştir.”
Belki de kararın en açıklayıcı, başı kıçı bir olan tek bölümü burası. Yasaklı bir madde olan cathine’in vücutta direkt ya da endirekt olarak üretilemeyen bir madde olduğu belirtilmiş. İnsan böyle bir girizgah okuyunca umutlanıyor ister istemez ama ben şimdiden söyleyeyim, umutlanmayın.
Buna göre; FIBA’nın dopingle mücadele kurallarının 10. Maddesi uyarınca; bir turnuva sırasında veya kapsamında gerçekleşen bir dopingle mücadele kuralı ihlali halinde, I) sporcunun o Turnuvada elde ettiği tüm madalyalar ve ödüller geri alınır ve II) madde 10.4 ve madde 10.5’te öngörülen cezanın kaldırılması veya indirilmesine veya madde 10.6’da öngörülen cezanın artırılmasına ilişkin koşulların yerine getirilmiş olması halleri dışında, ilk ihlalde iki yıl hak mahrumiyeti cezası verilir.
Kerem Gönlüm ile ilgili olayda, sporcunun ilk doping kuralı ihlali olduğu göz önüne alındıktan sonra FIBA dopingle mücadele kurallarının 10.4. ve 10.5. maddelerindeki cezaların kaldırılması veya indirilmesine ilişkin şartların oluşup oluşmadığı araştırılmıştır. FIBA 10.4’e göre hak mahrumiyeti süresinin kısaltılması veya cezanın kaldırılması için belirli koşulların varlığı aranmaktadır. Bu koşullardan herhangi birinin yerine getirilmemesi durumunda madde 10.4.’e dayanarak cezanın indirimi veya kaldırılması söz konusu olmayacaktır. Madde 10.4.’te belirtilen koşullar:


I.     Doping kuralı ihlaline sebep olan maddenin WADA tarafından yayımlanan Belirlenmiş Maddeler listesinde yer alması, 


II.    Sporcunun, Belirlenmiş Maddenin vücuduna nasıl girdiğini ortaya koyması, 


III.   Sporcunun, Belirlenmiş Maddenin performansını artırma veya performansı artırıcı bir maddenin kullanımını gizleme amacını taşımadığını ortaya koymasıdır.
Kerem Gönlüm’ün durumu madde 10.4. çerçevesinde incelendiğinde; “cathine” maddesinin WADA’nın Belirlenmiş Maddeler listesinde yer aldığı görülse de sporcunun, bu maddenin vücuduna nasıl girdiğine ve bu maddenin sportif performansını artırma veya performans artırıcı bir maddenin kullanımını gizleme amacını taşımadığıyla ilgili olarak Disiplin Kurulu’na sunduğu bilgi ve belgeler incelendiğinde, hernekadar sporcu bu maddenin vücuduna ne şekilde girdiğini ortaya koyamıyorsa da, bu maddenin niteliği, aynı anda diğer bir takım arkadaşında bu az rastlanan (eşik altı miktarda) maddenin bulunmasını, 2. sporcunun da benzer şekilde, bilgi ve iradesi dışında hayretle bu durumu karşılaması noktasının dikkate alınması, bu çok özel ve kendisine has ve Talimatlarda yer almayan durumun, geçmişi son derece temiz olan Sporcu Kerem Gönlüm açısından değerlendirilerek, bu özel sebeple ceza miktarında takdiren indirime gidilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.
Böyle bir yazı yayınlayabilmek gerçekten kösele gibi yüz ister. Hele hele yazının son paragrafındaki “Kerem Gönlüm ceza indirimine gitmek için gerekli koşulları sağlayamadı ama, iyi çocuk be hacı, indirelim cezasını” mantığını anlayan beri gelsin. Disiplin kurulu açık açık, “oyuncu bu olayı hayretle karşıladığı için” cezasını yarıya indiriyor. Ne ala memleket.


İhsan Bayülken cephesinde değişen bir şey yok. Hala daha, milli bir sporcunun doping yapmış olmasına değil, 6 ay yerine 1 yıl hak mahrumiyeti cezası almasına “yazık” diyor. “Gönül ister ki 6 aya insin” diyor. Ben de sana “yazık” diyorum, terbiyesiz müessese maşası. Tüküreyim sizin basketbol sevginizin içine.

10


10 sene oldu, dile kolay. Hatırlıyorum 3 sene önceki maçta “o gün doğan çocuk bugün okula başladı” minvalinde bir tezahüratla terk etmiştik stadı. O çocuk artık iyice büyüdü, ergenliğe girecek, yarın öbür gün manitası olacak, evlenecek, çocuk yapacak, ama ayıptır söylemesi Fener yine koyacak.
Avrupa Şampiyonu İspanya’nın hocası Aragones’i oynattığı çirkin futboldan, kaşıdığı edep yerine kadar her yönüyle tartışan, yerin dibine sokan Galatasaraylılar da birkaç haftadır Rijkaard’a yapılan eleştirilere tahammül edemiyor, anlaşılır gibi değil. Rijkaard kıymetli bir futbol adamıdır, Galatasaray yönetimi, klasik sığ Türk kulüp yöneticiliği kervanına katılıp yakın zamanda olası bir başarısızlıkta kendisine yol vermezse, Galatasaray’a orta ve uzun vadede önemli şeyler de katabilir, hepsi kabulüm. Ama Rijkaard’a İsa Mesih gözüyle bakıp, yanlışını/eksiğini görmezden gelmek, eleştirenlere de “tabi tabi her şeyi siz biliyorsunuz” tadında ironilerle yaklaşmak komik oluyor.
Sizin için total futbol, bizim için total makara… Arda’nın maç öncesi takındığı “racon değil kafa kesiyoruz” tavırları, Keita’nın mahalle maçındaki mızıkçı çocuk gibi topu kolunun altına sıkıştırıp hakeme gitmesi bize komik geliyor. Maç sırasında izlerken sinirleniyorum, yalan yok, ama sonra tekrar izleyince “öğrenilmiş çaresizlik” kavramını destekleyen bu hareketlere hakikaten gülüyorum.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Tütünüme Dokunma!



http://icmihrak.blogspot.com'dan alıntıdır.

Vallahi rezalet, billahi rezalet


Galatasaray'ın anlayamadığı şey şu; Fener eskileriyle işler yürüse Beşiktaş kraldı şu an. Fenerbahçe bu boru değil, kalp kırar!

Galatasaray'ın maç boyunca aldığı sayı 26. Toplasan anca bir set ediyor.

Sahi Galatasaray taraftarına maçta bağırmak yasak mıydı? Kameralar ne zaman onlara yönelse oturuyorlardı. Total Voleybol(!)'u sahada göremeyince şevkleri mi kırıldı acaba?

Hapçı, ilaççı, laylay Eczacı sıra sende...

17 Ekim 2009 Cumartesi

Cips kola kilit



Bu zat-ı muhteremin idrar örneğinde doping çıkıyor, hala cezasının bir karara bağlanamamasını geçtim, geliyor bir de Cumhurbaşkanlığı Kupası töreninde arkadaşlarıyla galibiyet sevincini paylaşıyor. Kupayı kaldırıp taraftarına(!) gidiyor. Gören de sakatlığından dolayı bu maçta oynayamadı zannedecek.
Kendinize gelin efendiler, bu adam dopingli! Haksız kazancın kralını icra etmiş bir adamdan bahsediyoruz. Hem de öyle Ermal olayındaki gibi “kelin merhemi olmuş kafasına sürmüş” türünden bir “kaza” ile de değil. Gerçi içtiği çaydan doping almış olma ihtimalini öne sürenler bile var ama onları da kaale alacaksak işimiz uzun.
Kalkıp bir de bu olayı Kambala olayıyla bir tutanlar var. İki olay arasında tek bir benzerlik dahi yokken nasıl bu kurguyu yapabiliyorlar anlamak güç. İki olayın da gelişimini tek tek ele alalım;
Kambala kişisel problemler yaşadığı dönemde kendi iradesiyle ”kokain” kullanmıştır, yani yasaklı madde listesinde bulunmasına rağmen performans arttırıcı bir etkisi olmayan bir madde. Kerem ise, kendi ifadesine dayanarak söylüyorum, kulübünün verdiği ilaçları kullanmış ve doping testinde vücudunda yorulmayı engelleyen “cathine” maddesi bulunmuştur. Aynı gün teste giren diğer Efes Pilsenli Kasun’da da vücutta üretilemeyen bu maddeye rastlanması, Kerem’in de ifadesinde belirttiği gibi maddenin sporcuların vücuduna kulübün bilgisi dahilinde girdiğinin ispatı.
Olaylar ortaya çıktığında iki kulübün takındığı tavırları da inceleyecek olursak yine arada müthiş bir fark görüyoruz. Fenerbahçe Kulübü Kambala’nın kokain kullandığının ortaya çıkmasının ardından oyuncuyla ilişiğini keserken, Efes Pilsen kulübü ise Kerem’in nasıl muhteşem bir kişi olduğunu, Milli Takım için nasıl yeri doldurulamaz bir oyuncu olduğunu dile getireduruyor. Spor hayatında daha önce doping kullanmadığını öne sürüyorlar sürekli, sanki Kerem’in başka bir lüksü varmış gibi. Zaten yönetmelikler gereği ikinci kez doping yaptığı belirlenen oyuncu ömür boyu spordan men ediliyor. Öte yandan namı cihanı saran Efes Pilsen taraftarı da doping kullanan oyuncusunun bu hareketini adeta taçlandırırcasına “Gönlümüzdesin Kerem” pankartı açıyor, uh-ah dev adam Kerem Gönlüm’ün maskesini takıyorlar, yetmiyor bir de üzerine utanmadan Kambala maskeleri takıyorlar.
Bir de olayı önemsiz kılmak için Kerem Gönlüm’ün final serisindeki vasat istatistiklerini öne sürenler var ki, onlara tek söyleyebileceğim şey: “Ne içtiyseniz bize de”.
Basın ise sanki bu olay her gün başımıza gelen adi bir olaymışçasına kesinlikle bu olayın üstünde durmuyor.  Avrupa Basketbol Şampiyonası’nın olması da gündemi değiştirmek için muhteşem bir fırsat oldu onlar için.
Bizim buralarda küçükken oynadığımız bir oyun vardı. Oyun da denemez ya, bir tür iddia diyelim. Eğer iki kişi konuşurken aynı anda aynı şeyi söylerse ve hemen ardından biri diğerine “Cips kola kilit” derse cezalı duruma düşen kişi konuşamazdı. Aksi takdirde karşı tarafa cips ve kola alma zorunluluğu vardı. Ta ki iddia sahibi kişi cezalı kişinin adını telaffuz edene kadar.
Türk basını da adeta bu oyunu oynuyor haftalardır. Biz de isimlerini söyleyelim, kilitlerini açalım ki belki bu konuda bir şeyler yazıp çizmek akıllarına gelir.
Kaan Kural, Doğan Hakyemez, Bilgin Gökberk, Yalçın Granit…
İsimlerinizi söyledim, kilidi açtım. Haydi, artık konuşabilirsiniz.
 
Şuradaki vidyoyu da yeni gördüm, manidarmış hakikaten.

12 Ekim 2009 Pazartesi

İstikrar

Aziz Yıldırım başkanlığa geldiği günden beri Fenerbahçe’de en moda terimlerden birisi istikrar oldu. Ağırlıklı olarak teknik ekip ve yönetim kurulu istikrarıydı kastedilen. İşin yönetim ayağında istenen istikrar başarısının yakalandığı gözümüzün önünde. Ancak maalesef teknik ekip konusunda aynı şeyleri söylemek çok güç. Otto Bariç’i Ali Şen yönetiminin getirdiğini göz önünde bulundurarak onu bu listede saymasak dahi, Aziz Yıldırım’ın başkanlık döneminde Fenerbahçe’yi tam 9 farklı teknik direktör çalıştırmış. Yani spor spikerlerinin deyişiyle “düşünce güzel, ancak sonuç alınamadı”.

Aziz Yıldırım’ın ilk yıllarına nazaran nispeten hocalara daha fazla sabır gösterdiğini söylemek mümkün, ancak Fenerbahçe’de hala aşılamayan bir “şampiyon olamayan hocayı gönderme” geleneği var. Muhalefetin ve taraftarların önemli kısmının bu yönde görünen bir baskısını göremediğimize göre bu geleneği yaratan da istikrar kavramını hayatımıza sokan Aziz Yıldırım’ın ta kendisi.

Aziz Yıldırım başkanlığı süresince kariyerleri göz önünde bulundurulduğunda istikrar adına sabır gösterilebilecek, veya gösterilmesi gereken demek daha doğru olur, 4 teknik adamla çalıştı. Yaşları ve kariyerlerinin başında olmaları göz önünde bulundurularak Löw, Rıdvan Dilmen ve Zico bu isimlerin üçü. Bu isimlere artı olarak bir de Christoph Daum.

Löw ve Rıdvan Dilmen’in görev aldığı süreler Aziz Yıldırım’ın daha fevri, sabırsız olduğu günlere tekabül ettiğinden sabır gösterilmemesini anlayabilmek mümkün. Ancak Zico ve Daum Yıldırım’ın istikrar anlamında adeta “altın çağı”nda kulüpte çalışan isimler. İkisi de yukarıda bahsettiğim “şampiyon olamayan hocayı gönderme” geleneğinin kurbanları olarak genel anlamda gayet başarılı geçirilen sezonların ardından kovulan hocalar.

Bugün Ntvspor’da ezeli rekabetler belgeselini izlerken gözüme çarpınca tekrar aklıma geldi bu istikrar mevzusu. Belgeselde ezeli rekabetleri inceliyorlar ve geçmişten günümüze kulüpler adına önemli sayılan oyuncularla ve teknik direktörlerle, gazetecilerle röportajlar yapıyorlar. İsmini şu an anımsayamadığım bir Celtic menajerinin altında iki farklı çalışma aralığı gösterilince Fenerbahçe ve Daum’u anımsadım.

Daum’u beğenip beğenmemek görecelidir ve dolayısıyla kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Aziz Yıldırım’ın icraatları bu konuda net bir fikri olmadığının ispatı. Denizli faciasının ardından işine son verdiği Daum’da teknik direktörlük yeteneği anlamında nasıl bir ivmelenme gördü ve yeniden Fenerbahçe’ye getirdi? Ya da şöyle sormak daha doğru olabilir; rekor puanla ikinci olduğumuz o sezon Daum’da gördüğü eksiklikler neydi de işine son verdi?

Başkanlık seçimlerinden önce Ntv’de katıldığı programda bu konuya Daum’un Fenerbahçe’den gitmeyi kafasına koyduğunu, bu gayri ahlaki davranıştan ötürü kendisiyle yolların ayrıldığını söyleyerek açıklık getirdi. Bu açıklamanın üzerine yukarıda sorduğum soruların yanına bir yenisi daha ekleniyor o zaman; Bir başkan böyle gayri ahlaki davranışlarda bulunmuş bir teknik direktörle tekrar çalışmayı neden düşünür? Yoksa Daum bu sezon öncesi yapılan anlaşmada Kuran’a el basıp “Bir daha böyle bir şey yaparsam iki gözüm önüme aksın” diye yemin mi etmiştir? Lige 8 maçta 8 galibiyetle başlayan bir takımın taraftarı olarak hocamızın Ocak ayında olası bir Bundesliga takımından gelen teklife evet deme ihtimalini göz önünde bulundurmalı mıyız?

Aslında bu yazıda Aziz Yıldırım’ın çelişen fikir ve zikirleri değil değinmek istediklerim.

Denizli’deki maçtan sonra Daum gönderilmemiş olsaydı, Daum’dan çok farklı tarzı olan iki teknik direktörün tarzlarını oturtmaya çalıştığı kısa görev dönemleri geçirmek yerine, bu sene Daum’la 6. senemize giriyor olsaydık, hem takımın oynadığı/oynamaya çalıştığı oyun şablonunun tam anlamıyla oturması açısından, hem özellikle geçen sene yapılan vasıfsız yabancı transferler yerine Daum’un artık herkesin takdirini kazanmış Brezilyalı futbolcu portföyündeki futbolculardan getirebilme şansı açısından, hem de halen gelişimini sürdürmekte olan genç oyuncuların da çalıştıkları hoca, dolayısıyla sistem anlamında sahip olacağı istikrar açısından daha iyi olmaz mıydı?