24 Kasım 2009 Salı

Komplo Teorisyenliğine Giriş


Mehmet Cansun Hürriyet'e konuşmuş. Demiş ki; "Cemal Nalga olayı Fenerbahçe'nin Galatasaray'a bir komplosudur" Oyak Renault kulübünün yaptığı itiraz sırasında bir belge ortaya sunulmamış olmasının, belgelerin Fenerbahçe maçından sonra basına ve federasyona iletilmesinin sorumlusu olarak Fenerbahçe'yi göstermiş.

Oyak Renault yönetiminin istihbarat konusunda bu kadar yetenekli olmadığını, ancak Fenerbahçe'nin bu skandalı ortaya çıkarabileceğini söylemiş. Bu kadar kişiliksiz bir açıklama duymayalı epey zaman olmuştu. Mehmet Cansun açık açık yapılan yanlışın ortaya çıkmasından rahatsız. Galatasaray cezalı sporcu oynatıyor ancak suçlu bu skandalı ortaya çıkaranların oluyor. Vallahi bravo.

Hadi diyelim ki Cansun'un söyledikleri tamamen doğru, bunu ortaya Fenerbahçe çıkardı. Yahu bunun neresi ayıplanacak bir şey? Hırsızın hiç mi suçu yok?

Millet olarak severiz komplo teorileri kurmayı. Şu vidyoyu da görmeyenler görmüş olsun vesileyle, Mehmet Cansun tarzı müthiş bir kurgu.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Zenginlik


Bir süredir Fenerbahçe'nin Deloitte Football Money League'deki yerinin gerçeği ne kadar yansıttığı hakkında yazmayı planlıyordum, adam gibi vakit ayıramamıştım. Derbi çıkış noktamız olsun, maç özelinden başlayarak Fenerbahçe'nin zenginliğini masaya yatıralım bilgimiz ve muhakememiz yettiğince.

Geçen sezon ara transferde Beşiktaş'ın transfer ettiği Ernst, gelmesinin üzerinden 1 sene bile geçmemiş iken Türkiye'de takımına en yararlı oyunculardan biri olarak gösteriliyor, doğrudur da. Hem oyun anlamında, hem de toplanan puanlar olarak Ernst öncesi ve sonrası Beşiktaş'a baktığımızda, oyuncunun kulübüne yararını yadsıyamayız.

Rakibi yarısahada ilk olarak karşılayan, kazandığı veya takım oyun kurarken savunma oyuncularından aldığı topları ileriye taşıyabilen, gerektiğinde asgari seviyede de olsa hücum aksiyonlarında takımına yardımcı olan oyuncular şu an futbolun en zor bulunan, dolayısıyla en kıymetli oyuncuları. Dolayısıyla Beşiktaş yerel lig için gayet yeterli olan bir oyuncuyu görece olarak makul bir fiyata transfer ederek olumlu bir iş yapmıştır. Avrupa maçlarındaki yeterliliği tartışılır, benim fikrim çok da yeterli olmadığı yönünde.

Öte yandan Fenerbahçe'ye bir göz atalım. Aynen Beşiktaş'ın şampiyon olduğu geçen sene gibi Fenerbahçe'nin de şampiyon olduğu senelere baktığımızda özellikle iki ismin adı öne çıkıyor; Aurelio ve Appiah. Taraftarlardan ve futbol medyasından aldıkları haklı övgüleri hatırlarsınız.
Gelelim işin finansal kısmına. Geçtiğimiz sene Deloitte firmasının yaptığı araştırma, Fenerbahçe 111,3 milyon Euro gelirle Avrupa'nın en çok kazanan 19. takımı olduğunu gösterdi. Naklen yayın gelirleri toplam gelirin %24'ünü oluşturuyor, yani Fenerbahçe sağlıklı bir gelir dağılımı yaratmış. Sıralamada Fenerbahçe'nin üzerinde bulunan İtalyan kulüplerinde naklen yayın gelirlerinin toplam gelirin neredeyse %70'ine tekabül ettiğini de belirteyim ki Fenerbahçe'nin bu alandaki başarısı daha rahat anlaşılsın.

Peki zenginlik kavramı sadece gelirle mi ölçülür? Misal, aylık 50000 TL geliri olan, ancak vasatın çok altında hayat süren bir insan zengin midir? Yoksa zenginlik sahip olduğu maddi gücü olumlu kullanmak mıdır? Türkiye'nin açık ara en zengin kulübü Aurelio'yu yalnızca para odaklı sebeplerden dolayı nasıl kaybedebilir? Haydi bir şekilde kaybetti diyelim, bunca maddi güç elinin altındayken nasıl olur da Aurelio'yu ikame edecek bir oyuncu getiremez? Kaybettiği oyuncunun yerine Maldonado ve Josico gibi iki vasatın altı oyuncuya eşek yüküyle para verip, yine kaybettiği oyuncunun arkasında yedek bekleyen Selçuk'u da yeni sözleşme imzalaması için aylarca iknaya çalışan kulüp zengin midir? Bu yapılanların, evinde portakal biten aylık geliri 50000 TL olan zengin adamın, pazara çıkıp rayicin çok üzerinde bir fiyata limon almasından ne farkı vardır?

Bu sene Fenerbahçe kısmen de olsa bu yanlışından dönmüş gözüküyor. Orta sahada Emre'nin yanına Cristian gibi gayet iyi bir transfer yapıldı. Kaybedilen derbide de ne yazıktır ki, orta sahanın önemini bir kez daha görmüş olduk. Yenilen ilk iki gol Emre'nin sakatlıktan dolayı oyunda olmadığı dönemde geldi. Yine de ara transferde bu bölgeye iyi bir oyuncu alınması gerektiğini düşünüyorum. Güiza çok kötü oynuyor, Andre Santos bir parıldamanın ardından vasatın üstüne çıkamıyor, sağda ne Topuz ne de oynadığı maçlarda Kazım çok yararlı olamıyor, hepsi kabulüm. Ama şöyle de bir gerçek var ki Alex varken Fenerbahçe hücum yönünde sıkıntı yaşamıyor. Bu yüzden bence hala Fenerbahçe'nin en acil transfer ihtiyacı Emre-Cristian ikilisini Selçuk ve Deniz'den daha iyi yedekleyebilecek, hatta yedeklemekten ziyade rotasyona girerek zaman zaman bu iki oyuncuyu dinlendirebilecek bir oyuncudur. 

19 Kasım 2009 Perşembe

Cemal'ım Cemal'ım


Basketbolda hazırlık maçında alınan cezaların yine hazırlık maçlarında oynamayarak geçiştirileceğini bu olayla öğrendim. Saçma gelmişti. Galatasaray da 5 tane yalandan hazırlık maçı ayarlayıp Cemal Nalga'nın cezasını tamamlatmış, bu fırsattan güzelce yararlanmış demiştim.

Meğer Galatasaray sandığımdan daha da şark kurnazıymış. Hazırlık maçlarında Cemal'e Tufan forması giydirip oynatmışlar. Hal böyleyken Cemal de cezasını lig maçları başladığında tamamlamamış oluyor ve Galatasaray da ligde cezalı oyuncu oynatmış oluyor.


İşin cezai kısmıyla çok ilgilenmiyorum. "Cemal bu duruma çok şaşırdı", "Sicili çok temiz, daha önce takım arkadaşının formasıyla oynamışlığı yok" gibi açıklamalarla verilmesi gereken ceza yine minimuma indirilecektir muhakkak. Benim esas anlamakta zorlandığım kısım Galatasaray bu saçmalığı niye yapar? FM'deki gibi oyuncunun "lacking match fitness" olmaması için mi? Yoksa hazırlık maçı da olsa "Galatasaray Türkiye'dir" mantığıyla Galatasaray'ın bir Alman takımına yenilmesini hazmedemedikleri için mi? Yoksa Türk basketbol kamuoyunun dikkat seviyesini ölçmek için mi?
 

17 Kasım 2009 Salı

Fenerbahçe ile uğraşmayın


(fotoğraf maratonalmaty.blogspot.com'dan) 
Karşısındaki camianın Fenerbahçe olduğunu bilecek evvela herkes. Son zamanlarda üzerinde ölü toprağı olduğuna aldanıp, yaptıklarınız yanınıza kalır sanmayın. Gün gelir atar üzerindeki ölü toprağını, kalbiniz kırılır. Haddinizi bilin, efendi olun. Fenerbahçe ile uğraşmayın.
Sebebi her ne ise artık, salona giriyorsanız sebebini bir kadının orada bulunmasına, onun tahrikine bağlamayın. Kadıncağızı hedef göstermeyin. Erkek olun. Dedehıyar olmayın, Bolat olmayın, Şirdan olmayın. Efendi olun. Özür dileyip dilememeniz kendi tasarrufunuz ancak efendi olmak zorundasınız.
Bir tatsızlığa imza attıysanız, arkasında durun. Günahsız insanlara bu işi yıkmaya çalışmayın. Kamera karşısında 1000 idiot gücünde olan Serhat Ulueren gibi "Sizin yüzünüzden Galatasaray ceza alacak" demeyin. Derdinizi açık etmeyin.
Bir işe kalkıştıysanız, kaçmayın. Parmak sallaya sallaya sahaya girip, ardından ayaklarınız götünüzü döve döve kaçmaya çalışmayın. Yukarıda da dediğim gibi Fenerbahçe'nin üzerindeki ölü toprağına aldanmayın. Yeri gelir pazar günü olduğu gibi bir Amerikalı çıkar, hak ettiğinizi de dişlerinizi de elinize verir, anlayamazsınız. 

16 Kasım 2009 Pazartesi

Haydi spor aşıkları


Spor müsabakaları hakkında yorum yaparken sırtlarındaki formayı çıkarıp dünyanın en objektif yorumlarıyla dimağımızı açan, vizyonumuzu genişleten, bize sporun ne muhteşem bir şey olduğunu anlatan değerli skor değil spor bloggerlarının Abdi İpekçi'deki maçla ilgili görüşleri nedir acaba? Yoksa onlar da sahaya girip daha sonra ayakları götüne vura vura çıkan takımdaşları gibi geri vites mi yapacaklar? Kinsey işi gücü bırakıp herkesin ağzının üstüne vuramaz ama, beklentiyi büyük tutmayın.
3 hafta önce Kadıköy'deki maç başlamamalıydı bile onlara göre, hayır saçmalamayın, tabi ki maçın sonunda Galatasaray yenildiği için değil, kurallar öyle dediği için. Vallahi bak.
Bu arada kulüplerimizin de aklında bulunsun, maç sırasında sahaya taraftar girip oyunculara saldırırsa, maçın devamı için tribünlerin boşaltılmasına gerek yok. Olur bir yerde başınıza gelir, yanılmayın. Saha komiserinin Yusuf Erboy olduğu maçlarda her şey olur, sorgulamayın. Alen Markaryan'dan icazeti alıp gereğini yerine getirecektir kendisi her zaman.
Tanjeviç'in teknik hatalarını incelemekten, yazmaktan bıktım, gerçekten bıktım. Maçın bitimine 3 saniye kala topu kendi yarı sahasına doğru oyuna sokturan bir koçla ilgili ne diyebilirim ki? Bugün Tanjeviç kendisini aşmıştır, Fenerbahçe kariyerine altın harflerle işlenecek bir performans sergilemiştir. Bu adamın yönetiminde takımın pick&roll bile yapabilmesine şükretmek lazım.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Derbi



Umudumuzun çok az olduğu Siena maçını son çeyreğin ortalarına kadar kovalayıp kaybetmemize sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Bir yandan Siena’nın gücü var malum, diğer yandan da birkaç senedir söylenen “2010 yılında Fenerbahçe” yalanı/rüyası. Sadece bu konu üzerinde bile bir blog açacak kadar doluyum ama geçelim, farklı şeyler de yazmak lazım.
Özellikle futbol yorumcuları derler ya hep, saha dışını değil içini konuşalım diye, biz de öyle yapalım o vakit, şu post-Siena ve pre-Galatasaray döneminde Fenerbahçe’ye bakalım.
Siena maçı, Fenerbahçe’nin klasik kötü 3. çeyrek performansı dışında, her şeyiyle sürprizdi. Özellikle hücumda iyi işler yaptık, ama detaylı olarak hücum aksiyonlarını incelersek neredeyse hiçbirinin kurgulanmış setler olmadığını görüyoruz. Oyuncuların bireysel yetenekleri ve vizyonları ile kazanılmış sayılar. Oğuz’un 5 asisti muhteşem bir istatistik. Kimi zaman arkadaş çevresinde makara malzemesi olmama sebep olan “Oğuz Türkiye’nin Sabonis’idir” tezimi destekleyen işler yaptı bu maç Oğuz.

Her ne kadar mağlubiyeti hakem kararlarına bağlamak çok mantıklı olmasa da, hakemlerin rezalet yönetimini görmezden gelmek ayıp olur. Recep Ankaralı’nın, Fatih Söylemezoğlu’nun dahi çalmaya utanacağı düdükleri çaldılar. Euroleague’de İtalyan ve Yunan kulüplerinin ağırlığı malum, ama bu kadarına da gerçekten pes. Maç koptuktan sonra Fenerbahçe lehine de çok abuk kararlar verdiler, o da kenar süsü oldu. Fenerbahçe’nin faul hakkı dolmasına rağmen bir faul pozisyonunda topu ısrarla kenardan oyuna sokturmak isteyen hakemi gördükten sonra zaten nutkum tutuldu, nefesim kesildi.
Fenerbahçe’nin görünen 3 tane sağlıklı skor üretme yöntemi var. İlki şüphesiz skorer guard’ın pozisyonunu yaratıp skor üretmesi, ki mevcut guard rotasyonunda –Solomon gitmemiş dahi olsaydı- bütün oyuncular bu tarz. Çok tasvip ettiğim bir hücum stratejisi değil ama işe yaradığı zaman karşı bir tez sunamıyorsunuz, ne söyleseniz nafile.

İkinci skor üretme yöntemi delici kısalarla içeri penetre edip, savunmanın o anki düzenine göre ya potaya gidilmesi, ya da boş pozisyondaki şutör ya da uzunlara pas verilmesi üzerine. Fenerbahçe’ye en uygun set bence bu, zira bu görevi üstlenecek oyuncuların tamamının (Kinsey, Greer, Emir, Ömer) penetre yeteneğinin yanı sıra şutu da var, dolayısıyla rakibin savunması daha da zorlaşıyor.
Üçüncü ve en çok iyileştirilmesi gereken yöntem ise uzunlar üzerinden oynamak. Fenerbahçe mevcut uzun rotasyonunda alçak postta eline top verilip teke tek oyunla sayı beklenebilecek bir oyuncu yok. Delici kısalar ile ilgili yukarıda söylediklerimin tam tersi uzunlarımız için geçerli. Şutları yok, bu da rakip adına onları savunmayı kolay kılıyor. Bu hücum yöntemiyle başarı için diğer oyuncuların kesinlikle içeriye cutlar yapması lazım, aynı Siena maçında olduğu gibi. Fenerbahçe’nin Tanjeviç dönemindeki en önemli sorunu bu oldu zaten: “statik basketbol”. Hücumda daha hareketli olabilseydik bu sezon oynadığımız her maçta 10+ sayı daha atabilirdik.
Esasında eksiklere rağmen Fenerbahçe’nin elinde epey kaliteli bir kadro var. Aydın Örs döneminde özellikle İbo ile özdeşleşen perdeden çıkıp şut atma oyununu oynayabilecek oyuncularımız var. Hatta hücumda sadece bu şekilde oynayabilecek bir Giricek var. Başka türlü skor üretemiyor bu adam. Her zaman da böyleydi.
Bu şekilde Galatasaray deplasmanına gidiyoruz. Tanjeviç döneminde Gs ve Bjk deplasmanlarında galibiyetimiz yok.
Rakip de sıkıntılı durumda, kazandıkları maçları zar zor kazandılar. İçeride Oyak Renault ve Erdemir’i geriden gelerek zar zor yendiler.
Kazanmamız gereken bir maç, kazanmamız gereken derken ihtiyaçtan bahsetmiyorum, kağıt üzerinde kazanmamız gereken bir maç. Kadroları birebir eşleştirip karşılaştırdığımızda çok net ortaya çıkıyor, Galatasaray Fenerbahçe ile boy ölçüşecek bir takım değil. Ama tabi Fenerbahçe basketbol takımı deyince kağıt üstüyle kağıt altı fark gösterebiliyor. 
Fenerbahçe’nin başında Tanjeviç olduğu sürece rakip değil Galatasaray, sıradan bir lise takımı bile olsa akıllarda “acaba” lar oluyor, olacaktır da.

9 Kasım 2009 Pazartesi

10 Kasım


Ruhun şad olsun.

Umut fakirin ekmeği



 Tanjevic’in tek kişilik gösterisi kaldığı yerden devam ediyor. Efes Pilsen maçında maçın kopma anı olan 3. periyotta fark açılırken yine tek bir mola dahi almadı kurt(!) hoca. Rakibin 8-0'lık serisine ve hatta maçları düşünürsek 6-0'lık serisine öylece baktı. Ne yağmur gibi üçlük atan rakip oyuncuya bir önlem aldı, ne de aynı oyuncu 4 faulle oynarken üstünden oynayıp 5 faulle oyun dışı bırakmaya çalıştı. Geldiği günden beri maç içindeki çizgisini bozmuyor. Maçın ilk 2 periyodu “salon amiri” gibi takılıyor, ardından işler ters gitmeye başlayınca kâküllerini sallaya sallaya birilerine bağırıp çağırıyor. Resmen koca koca adamları azarlıyor her maç. Onun gözünde basketbol bu kadar basit. Azarla oluşturduğunu düşündüğü motivasyon ile 2010’da en az final-four hedefliyordu bu adam ve ona güvenenler. Yoksa savunma setiymiş, hücum setiymiş, oyuncunun elinin sıcak olup olmamasıymış umurunda değil.

100 küsür senelik bir kulübün tarihinde 2-3 sene kaybetmek çok önemli değil gibi görünebilir, ancak bu dönemde Fenerbahçe basketbol takımının tarihindeki en iyi kadroyu kurduğunu ve bu kadroyu federasyonla girilen çirkin ilişkiler yüzünden vasıfsız bir koça teslim ettiğini düşününce insan kahroluyor. Tanjevic tercihi salt Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nun tercihi değildi. Böyle olsaydı, ezeli rakibine 5 maç üst üste kaybeden koç işine devam edemezdi. Diğer branşlarda, özellikle futbolda bunu görmek mümkün.  

2-3 sene önce nasıl olsa o günlere daha çok var diye rahat rahat “Siz bizi 2010’da görün. Avrupa’da F4 kesin, şampiyonluk da büyük ihtimal” diye bombalayan Fenerbahçe idarecilerinin bugün görevlerinde olmayışı bazı şeylerin ters gittiğini gösteriyor zaten. Umarım bu mevkilerdeki boşluklar, adı geçen Doğan Hakyemez gibi yine bir Galatasaraylıyla doldurulmaz.

2010’da ne olur, yılbaşı gecesi basketbol takımına ilahi güçler tarafından bir şeyler mi yapılır bilemem ama 2010’a yaklaşık bir buçuk ay kala bu takım hafta içi evinde Siena ile oynayacak. Bizim kafa kafaya oynayıp 67-62 yendiğimiz Cibona’yı deplasmanda 80-45 yenen Siena’yla… Hakkımızda hayırlısı demekten başka bir şey gelmiyor elden. Umut fakirin ekmeği…

2 Kasım 2009 Pazartesi

Perşembenin gelişi



Dün gittiğim Nilüfer Belediye – Fenerbahçe voleybol maçıyla ilgili yazmak istiyordum bugün, ama daha elzem bir konu var gündemde, voleybol maçı bir sonraki yazıya kalsın şimdilik.
Banvit maçından önce Nedim Karakaş açıklama yaptı, “Solomon süresiz kadro dışı” dedi. İdmanlara geç gelmesi ve özel işleri için sık sık yurtdışına çıkması bu kararı aldırmış idari kadroya.
Solomon özelinden başlayarak basketbol şubesindeki sıkıntıları düşünelim öyleyse. Solomon malum herkesin tanıdığı bir oyuncu. Uç fikir sahibi olan insanlar dışındaki herkes, Solomon’un yeteneklerinin üst, disiplininin de alt seviyelerde olduğu konusunda hemfikir. Avrupa kariyerini göz önünde bulundurmak bu fikre varmak için yeterli. Geçtiğimiz sezon dışında, Avrupa kariyerinde kupa alamadığı bir sezon yok Solomon’un. Gayet önemli bir veri bu bence. Domestik liglerde ve Euroleague’de, oynadığı her takımda elini taşın altına koyan, başarıda önemli pay sahibi olan bir oyuncunun kariyerinde sadece bir kupasız sezonunun olması önemli bir başarı göstergesidir. Gelelim işin diğer boyutuna, disiplinsizlik kısmına. Yine Avrupa macerası boyunca neredeyse çalıştığı her koç ile sıkıntılar yaşamış, neredeyse her külüp ile yolları olaylı ayrılmış. Buna rağmen yeteneği sayesinde kendisine yeni takım bulmakta sıkıntı yaşamamış.
Fenerbahçe’ye ilk geldiği sezona geri dönersek, Solomon’un Aydın Hoca’yla da yaşadığı sorunları hatırlıyoruz. Rivayet üzerine konuşmak, fikir yürütmek sağlıklı değil ama, Solomon’un Aydın Hoca’nın üstüne yürüdüğü bile rivayet edildi o dönem. Peki sezon sonunda ne oldu? Final serisinde 4-0’la süpürülen bir Efes Pilsen ve Solomon’un kazandığı “Final Serisinin En Değerli Oyuncusu” (MVP) ödülü. Aydın Örs’ün gidişini eleştirmem(iz)in en önemli sebeplerinden biri de buydu. Amiyane bir tabir vardır antrenörler için kullanılan, “Bir takımda herkes Ümit Özat gibi, Aykut Kocaman gibi efendi olsa, o takımı herkes oynatır”  diye. Hak veririm bu görüşe. Antrenörlük taktiksel yönetimin yanında insan yönetimini de barındırmalıdır ve benim basketbolu takip ettiğim dönem için Aydın Örs bu işin şahikasıdır. İş akdine son veriliş hikayesi zaten tam anlamıyla bir skandal, orası ayrı. Bunun yanında Aydın Örs eşi benzeri zor bulunacak bir antrenördür, neyse o da ayrı hikaye.
Bugün yaşanan sıkıntı, basit bir antrenör-oyuncu tartışması değildir. İstikrarlı bir şekilde plansız yapılaşmanın bir sonucudur. Temelsiz bir binanın çökmesidir. Çirkin “kankilik” müesseselerine alet olunarak basketbol şubesinde yapılan vasıfsız kadrolaşmanın sonu budur. Mahmut Uslu’nun yetersizliği geldiği ilk günden beri apaçık ortada. Nitekim yakın zamanda Aziz Yıldırım da bu sorunu görerek basketbol şubesine bizzat müdahale etme ihtiyacı hissetti. Bu icraat da ne kadar sağlıklı o da tartışılır ya, neyse. Bunun yanı sıra Tanjevic başa getirildi. Sorun da zaten tam olarak burada başlıyor. Kendi içinde çelişen icraatlar yapmasaydı Fenerbahçe Basketbol Şubesi, yapılan yanlışları tartışmak çok daha kolay olabilirdi. Tanjevic’i getiren şube, bu güne kadar Green ve Sloven oyuncular dışında Tanjevic’in istediği bir yabancı transferi yaptı mı acaba? Tamam Tanjevic bence de çok kötü bir antrenör, takıma müthiş statik ve şuta dayalı hücum yaptırıyor, ama olaya yönetim ayağından bakarsak da abesle iştigalin kralını görüyoruz. 3 senelik takım planlaması yapılıyor, başına bir hoca konuyor, ancak bu 3 senede bu hocanın istediği neredeyse hiçbir yabancı transferi yapılmıyor. Başarı için gereken sistemin çarklarının her biri diğeriyle uyumsuz.
Tanjevic takımında görmek istemediği Mirsad, Oğuz, Solomon gibi oyuncularla takım kurmak zorunda bırakılıyor. Önce yolların ayrıldığı Solomon’la geçtiğimiz sezon playoff’lar öncesi apar topar anlaşılıyor, Efes Pilsen’e gitmek isteyen Mirsad’a zorla yeni sözleşme imzalatılıyor. Hoca ve oyuncular arasındaki bağ kopmak üzere olan, hatta Solomon olayıyla artık sökülmeye başlayan, bir Fenerbahçe yaratılıyor.
Fenerbasket.com forumlarında bu konu üzerinden çok güzel bir beyin fırtınası yürütülmeye başlandı. Solomon’un gönderilmesi,  iyi bir yabancı 4 numara takviyesiyle takım için avantaj bile olabilir diyen insanlar var. Teoride %100 katılıyorum. Ancak 3 senede istediği yabancı transferleri yaptıramayan bir Tanjevic ve kör topal idare edilen bir Fenerbahçe Basketbol Şubesi var gözümüzün önünde. İşte bu tablo, bu krizden daha güçlü çıkabilme ihtimaline olan inancımı zayıflatıyor.
Bugünlerin geleceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktu. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Profesyonel yönetimde bir pozisyona eleman alımında çeşitli parametreler vardır. Sağlıklı işleyen bir sistemde “kankilik” parametresi sonlarda bile yer almazken, Fenerbahçe’de ilk sırada. Boşuna dememişler büyükler, “balık baştan kokar” diye.