27 Aralık 2010 Pazartesi

Vur, kır, parçala...


En büyüğü 17 yaşında bu çocukların... Babaları yaşında adamlar tarafından dövüldüler bugün...

Bu nasıl bir motivasyon, nasıl bir kin? Ne yapmış olabilirler ki buna maruz kalmak için? Bu holiganlık değil, kimse hikaye anlatmasın. Bu apaçık bir nefret suçu. Ne istiyorsunuz? Ölsün mü bu çocuklar? Hakikaten buradaki niyet ne? Kendi yaş grubu ve sikletinde yapabilir mi bu hareketi resimde yuvarlak içine alınan adam? Götü yer mi? Ağzını dahi açamayacak, emrindeki askeri döven komutan, el kadar çocuğunu döven baba, en büyüğü 17 yaşında olan 11 adama saldıran 25-30 kelli felli adam... Bu Türkiye gerçeği. Karşı taraf üzerinde kurabildiğimiz üstünlük bundan ibaret. Eşit şartlarda olsa bu adam eminim bunu yapamaz. Niye? Çünkü adamın "anasını sikerler" Fenerbahçe tribününün geldiği noktaya güvenerek mi bunu yapıyorsunuz bilmiyorum ama, Halit Çapın'ın sözünü hatırlatmakta fayda var, "Biz Fenerbahçeyiz, bizden çok adam çıkar"

Tartışmaya açık, daha doğrusu içinde tartışılabilecek bir unsur barındıran konularda Galatasaraylı patronu tarafından sevmediği fikir sahiplerini forumdan uzaklaştırmasıyla meşhurdu zaten Tribün Dergi forumları. Şu olayda dahi Galatasaray taraftarının yaptığında bir haklılık payı görüyorlar ki yine Fenerbahçelileri konuşturmamaya başlamışlar. Yazık. Bravo Barış Timurlenk. Türk web yayıncılığının yüz akısınız.

Bu çocuklar bizim çocuklarımız. Sahip çıkmak boynumuzun borcu. Ama başkan Sinan Engin ve Mehmet Ağar ile Topuk Yaylası'nda, GFB desen zaten apayrı bir alemde... Barış abi twitter'da yazmış bugün, "sadece bir avuç insana dert olacak ve sonra unutulacak" diye, malesef yerden göğe kadar haklı.

fotoğraf: fenerbahce.org

14 Aralık 2010 Salı

Benim hala umudum var

Öyle oldu, böyle oldu derken yine bir ay yazamamışız. Bu sürede elle tutulur yaptığım tek şey yaptığım iş görüşmeleri. Sonuç var mı? Henüz yok. Herkesin dilinde bir 2011lafıdır gidiyor. "Hele bir 2011 olsun da..." Olsun bakalım, şunun şurasında 15 gün kaldı.

Fenerbahçe futbol takımının da durumu çok farklı değil sanki. Hem kamuoyu, hem idari kadro "Hele bir devre arası gelsin de..." durumunda. Devre arasında ne yapılacak merak ediyorum. Elimizde en ufak bir ipucu da yok. Yakın zamana kadar süren en muhtemel senaryo Cristian'ın yerine bir transfer. Peki kim gider? Cristian? Bilica? İkisi de? Bilemiyoruz. Bu bilinmezlik yönetim kanadında da var mı, yoksa çok başarılı bir şekilde basına sızdırılmadan yürütülen bir transfer çalışması mı var tabiki şimdilik bilemiyoruz.

Aykut Kocaman'ın teknik direktörlük kariyeri bu takımın başına geçebilmek için bence gayet yeterliydi. İstanbulspor ve daha ziyade Ankaraspor'da yaptıkları kendi jenerasyonu içinde öne çıkmasını sağladı. Yazın askerdeyken takımın başına geliş sürecini her öğlen Berkin'den takip ediyordum. "Oğlum ntvspor.net Aykut geldi yazmış.", "Dur oğlum resmi site yalanlamış." derken gönlümde yatan oldu, çocukluk kahramanlarımdan biri Fenerbahçe'nin başına geçti. Daum'un geldiği ilk sene ve Zico'lu dönemden sonra ilk kez Fenerbahçe'nin adına yakışır şekilde pozitif futbol oynama ihtimali vardı. Biraz da buydu beni heyecanlandıran. Yine bir Fenerbahçe klasiği olarak son anda yapılan transferler, geçen senenin mental enkazının ortadan kolay kolay kaldırılamayışı ve sistem değişikliğinin tamamlanması için gereken sürenin olmaması sebebiyle Avrupa defteri yakın geçmişte hiç olmadığı kadar erken kapandı. Elenilen rakiplerin Fenerbahçe kalibresinde olmaması problemin daha da büyümesini sağladı. Aykut Kocaman Fenerbahçe kariyerine 1-0 geride başladı.

Ligde de işler olması gerektiği gibi gitmiyor. Beklenmeyen maçlarda kaybedilen puanlar sonucunda Fenerbahçe ilk yarının sonunda liderin 9 puan gerisinde. Şampiyonluk yavaş yavaş mantıklı bir hedef olmaktan çıkıyor. Kadıköy'de Trabzon ve Bursa'ya kaybedilecek olası puanlarla şampiyonluk ihtimali tamamen ortadan kalkabilir. Sene sonunda Şampiyonlar Ligi'ne dahi kalamayabiliriz.

Olası kötü senaryo bu. Peki bir Fenerbahçe geleneği olarak şampiyon olamazsa Aykut Kocaman gönderilmeli mi? Bence hayır. Bu takımın kalburüstü kadrosuna rağmen şimdiye kadar olan başarısızlığının sebebi iki hayati pozisyondaki yetersiz/verimsiz oyuncuları. Defansif orta saha ve sol bek zaafiyetimiz kaybedilen her maçta karşımıza bir kez daha çıkıyor. Aykut Kocaman da bunun farkında ve sezon başından beri eldeki kadro ve yabancı kontenjanı parametreleri dahilinde bu problemi aşmaya çalışıyor. Başarılı kariyeri ve gelişmeye olan çabası ve bu konudaki başarısından dolayı Aykut Kocaman başından sonuna kendi planladığı bir yaz transfer sezonunu kesinlikle hak ediyor.

Kim bilir belki de ara transferde yapılacak bir ya da iki hayati takviyeyle bu sezonu da kurtarabiliriz? Açıkçası benim umudum var.

14 Kasım 2010 Pazar

100


6 buçuk sezon, 100 lig golü, mutlu olan milyonlar...

O efsane pankartı uyarlarsak; 

 "Senin büyüklüğünü tartışanlarda akıl aramak aptallık olur"

fotoğraf: fenerbahce.org

Gaziantepspor 2-1 Fenerbahçe

Aykut Kocaman'ı topçuluk döneminden itibaren hem futbolundan hem kişiliğinden dolayı çok severim. Ankaraspor'da göstermiş olduğu hocalık kariyerini de fena bulmam. Ona karşı bu sevgimden dolayı, çok mantıklı gözükmese de, herhangi bir teknik direktörden daha fazla kredisi vardır gözümde. Fenerbahçe'de başarılı olmasını çok ama çok istiyorum. Hani bir baba evladının olmazını görmezden gelip, olurunu ön plana çıkarmaya gayret gösterir ya, benimki de o misal. Fenerbahçe'ye de önemli şeyler kattığını ve katabileceğini de düşünüyorum. Fenerbahçe için Alex sonrası dönemi planladığını düşünüyorum. Hatta sezon başında yaşanan Alex probleminin temelinde de bence bu sebep yatıyor. Yoksa Fenerbahçe için bu kadar önemli işler yapmış, efsane bir oyuncuyu oynatmamak için ya gerizekalı olmak lazım ya da Altan Tanrıkulu! 

Sadece Aykut Kocaman için de değil, tüm teknik direktörlere "hoca değil yea"dan ötede bakmaya, çok mantıksız hatta aptalca gelse de yaptıkları hamleleri anlayabilmek için elimden geldiğince empati kurmaya çalışırım. Geride kalan 12 haftada Aykut Kocaman'ın hamleleriyle ilgili yapmaya çalıştığım empatide Kayseri ve Gaziantep deplasmanlarında yaptıklarıyla ilgili tek bir mantıklı yön bulamadım. Bir arkadaşımın CM hikayesidir, eşek yüküyle para verip aldığı forveti Şampiyonlar Ligi listesine eklemeyi unutmuş, Kayseri deplasmanı hikayesi tam bunun gibi. Akıl alır cinsten değil. Gaziantep deplasmanı da bir o kadar vahim. Rakibin güldür güldür geldiği dakikalarda işe yaraması mümkün bir tek hamle dahi yapılmamasını ben kendi kendime açıklayamadım. Pozitif futbolu kendine şiar edinen bir teknik direktör, Gaziantepspor gibi ligin vasat üzeri bir takımına karşı nasıl siner? Bu kadar pasif savunma ile er ya da geç gol yiyeceğimizi bir tek Aykut Kocaman mı görmedi acaba?

Birkaç hafta önce yazdığım yazıda Fenerbahçe'nin mevcut kadrosunun yakın tarihin en iyi kadrosu olduğunu yazmıştım. O yazıyı yazarken mi çok gaza geldim bilmiyorum ama sakatlıklar, ceza derken yine Bilica'lar, Cristian'lar, Kazım'lar doluşuverdi takıma. 

Takımda sadece bir tek diğer takım arkadaşlarına görece az koşan oyuncuya hak tanınır taktik tartışmaları yaparken hani, takım savunmasının önemi adına. Peki koşmayan adam üst sınırı bir ise, gamsız adam üst sınırı kaç? Hala daha Fenerbahçe kadrosunun iyi olduğuna inanıyorum. Ama maç boyu sağ kanadın her alanını kullanan, didinen, çizgiden top çıkardığı pozisyonun ardından gidip rakip ceza sahasına topsuz koşu yapan Gökhan Gönül'ün şu vidyodaki Cristian'ı görünce motivasyonu azalmaz mı?  Ya da maç boyu rakip savunma oyuncularıyla boğuşan, ihtiyaç halinde orta sahaya gelip top alan Semih, Kazım'ın Redbull Street Style ön elemeleri performansı misali gevşek oyununu görünce sinirlenmez mi? Gamsız oyuncular kendi kötü performanslarının yanı sıra takım arkadaşlarını da mental anlamda kötü etkileyerek komple bir performans düşüklüğü getiriyor. 

Cristian'ın şu vidyodaki halini Fenerbahçe formasıyla en son Ümit Özat'ta görmüştüm. Kadıköy'deki bir Beşiktaş maçında sıkılmadan 10 saniye falan altıpas çizgisinin üzerinde bekleyerek enfes bir performans sergilemişti o da. Ama Cristian'ın şu gevşekliği listelere bir numaradan girdi. Kötü oyunundan, yetersiz yeteneklerinden ötürü değil, sırf şu vidyoda sergilediği karakter zaafiyetinden dolayı Cristian en kısa zamanda, hatta öyle medeni şekilde de değil, yaka paça bu kulüpten uzaklaştırılmalıdır.

11 Kasım 2010 Perşembe

Namağlup

Fenerbahçe Basketbol Şubesi'ndeki pranga durumundaki isimlerin şubeyle ilişiğinin kesilmesi meyvelerini beklenen de hızlı vermeye devam ediyor. Bu gece itibariyle Fenerbahçe Euroleague'deki tek namağlup takım olarak kaldı. "Aydın"lık günler geri geliyor...

Geçtiğimiz 3 seneye kıyasla çok değişen istatistikler var elimizde. Artık Fenerbahçe müthiş savunma yapıyor, hatta muhtemelen ilk 4 maç itibariyle Euroleague'in en iyi savunma yapan takımı. Hücumda da rotasyon dahilinde herkes çok iyi katkı sağlıyor. Kadroda küs oyuncu yok. Sezon başında gözden çıkarıldığı söylenen, biraz da Engin'in sakatlığından dolayı bu kadar süre alan Greer dahi müthiş inançlı oynuyor. Artık Fenerbahçe'nin  maç kazanması için skor yükünü çeken oyuncusunun formda olması gibi bir zorunluluğu yok, çünkü skor yükünü çeken bir oyuncusu yok!

Bugün salondaki 15000 taraftar salondan mutlu ayrıldı. Çubukluya layık, çubukluya aşık insanların yönettiği, çubuklunun hakkını veren oyuncuların sahada olduğu bir Fenerbahçe izledikleri için...

Allah'ım bitmesin, bitmesin bu rüya, sonunda F4 olsun!

fotoğraf: fenerbahce.org

10 Kasım 2010 Çarşamba

72 sene


Ruhun şad olsun

5 Kasım 2010 Cuma

Büyük zafer

Maçta önce herkeste "10 farklı mağlubiyet iyidir" görüşü hakimken Fenerbahçe Barcelona deplasmanından galibiyetle döndü. Maç öncesi görüşler anormal değil di tabiki... Takımın iyi yolda olduğu çok açıktı, ancak Tanjevic döneminin mental enkazının toparlanmasının bu kadar kısa sürede olabileceğine kimse inanmıyordu. Fenerbahçe Tanjevic döneminde üst seviye takımlardan sürekli 20-30 fark yiyen bir takımdı ve malesef bu kabullenilmişti artık. Öte yandan Barcelona da 1 ay önce Lakers'ı yenmişti ve kadro olarak da Avrupa'nın en iyilerinden biriydi.

Bu tip maçlarda Fenerbahçe için iki kırılma noktası oldu hep. Ya maç ilk periyotta çift haneli farklara çıkar ve kopar, yahut kafa kafaya giden ilk yarının ardından rakip 3. periyotta vitesi artırıp maçı alırdı. Fenerbahçe maçın başından itibaren tempoyu ayarlayarak, Barcelona gibi bir devi, yaptıkları tüm hamlelere zamanında cevap vererek yendi.

Bakın çok önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum (Haşmet Babaoğlu mode on, blogda tek yazar olmasam, diğerine %100 katıldığımı belirterek bunu pekiştirmek isterdim ama olmuyor malesef) Euroleague'de ilk 3 maç sonunda Ukiç'in top kaybı sayısı 0. Yazıyla "sıfır". Geçen sene Fenerbahçe'nin en zayıf olduğu pozisyonlar, 1 ve 4 numara pozisyonları, Engin'in de sakatlığından dönmesiyle belki de bu sezonki en güçlü olduğu alan olacak. İyi bir 1 numaranın Euroleague'de başarının ilk şartı olduğunu daha iyi anlıyoruz bu sezon. Tabi iyi 1 numaranın yanında geçen sezonlarda olduğu gibi sopa gibi dikilen adamların yerine hareketli setleri yüksek başarıyla oynayan oyuncuların olması da önemli.

Kadın ve erkek basketbolda Avrupa'da namağlup gidiyoruz. 2007'den sonra ilk kez yüzümüz gülmeye başlıyor. Ne diyelim, nazar değmesin.

fotoğraf: fenerbahce.org

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bursaspor 1-1 Fenerbahçe

Eskiye nazaran tatsız ve silik de olsa tribünü özlemişim. Çok keyifli maç olmuş. Olmuş diyorum zira bu 90 dakika benim için maçtan ziyade eş dostla hasret giderme, eskiyi anma ve sahayla ilgilenmeksizin tezahürat yapma şeklinde geçti. Herşeye rağmen güzeldi.

Dediğim gibi oyun namına hiç bir şey hatırlamıyorum/bilmiyorum. Maçta en net hatırladığım şey Vip tribündeki beyaz montlu eleman. Aslanım ben orada ev sahibi durumundayım, İstanbul'dan misafirlerim gelmiş, senin yaptığın hareketlere bak. Sonra o adamlar kalkıp "Dünya yerinden oynar Bursa'dan adam çıksa" deyince ben ne diyeyim onlara? Ne diyeyim canım kardeşim? Milyonları töhmet altında bırakıyorsun.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tribünler öldü, nasıl bilirdiniz?

10 senelik hem oyun hem de skor anlamındaki üstünlük, hatta dominasyon bu sene sona erdi. Elbet bir gün bitecekti, bu sene oldu. Umrumda değil. Daha doğrusu tabiki umrumda ama maçta öyle şeyler öne çıktı ki serinin bozulmasının önüne geçti benim için.

Son 5-6 senedir bizzat Aziz Yıldırım'ın yürüttüğü tribünü bitirme projesi bugün itibariyle en büyük meyvesini vermiştir. Hatta bu operasyon Aziz Yıldırım ve yandaşları adına başarıyla tamamlanmıştır dahi diyebiliriz. Bizi senelerdir bitirmek için her yolu deneyen, emniyet güçleri ile dahi işbirliği yapan Aziz Yıldırım, Fenerbahçe tribünlerinin lokomitiflerinden GFB'nin de tribüncü kardeşlerini sırtından hançerlemesiyle, amacına ulaşmıştır. Daha az kıymetli sayılabilecek maçlarda dahi tribünlerin sessizliğinden, tepkisizliğinden yakınırken, Galatasaray maçında dahi bağırmayan tribünler bugün bu davada bizim yanımızda olan herkesin içini sızlatmıştır eminim. Aziz Yıldırım artık daha rahat uyuyabilir. Bizim üç kuruşluk uykularımızı da çaldı nasıl olsa...

İşlerin buraya geleceği tabiki belliydi. Bu durum biraz ölüm mefhumu gibi. Geleceğini bilirsiniz ama bir yandan da o gün hiç gelmeyecekmiş gibi gelir. İnsanı yaşatan umut derler ya, işte tam olarak o... Artık içimde en ufak bir ümit kalmadı. Malesef artık Fenerbahçe, yani öteki Fenerbahçe, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si, adını ne koyarsanız koyun, halkın takımı değil, zenginlerin eğlence aracıdır. Kapılarını en az 66 TL karşılığıda taraftarlarına açan zihniyet zaten halkın takımı olmayı istemiyor. Artık kimse oğlunun adını Semih ya da Volkan koymayacak. Neden koysunlar ki? Bu oluşturulan yeni düzende Fenerbahçeli futbolcuların sahneye çıkan dansözlerden ne farkı var ki tribünler, daha doğrusu o koltukların yeni sahipleri için? O gözler için Fenerbahçe bir hafta sonu eğlencesi. Olur da Fenerbahçe küme düşerse, onlar da İstanbul'da başka bir hafta sonu eğlencesi bulacaklar. Hepsi bu.

Bir de el sikiyle gerdeğe girmeye pek meraklı, neredeyse şu maçtan sonra Florya'da Sabri'yi omuzlara alacak, "bir üçlü çektirmeden hayatta bırakmayız" diyecek, sotede bekleyen Beşiktaşlılar var. Siz de siktirin gidin önünüzden yiyin be kardeşim, zaten derdim bana yetiyor. Nasıl bir modelsiniz arkadaş siz? Bursaspor Fenerbahçe'nin elinden son maçta sizi yenerek şampiyonluğu alır, siz Bursaspor taraftarından daha fazla sevinirsiniz, Galatasaray Kadıköy deplasmanından 10 sene sonra beraberlikle döner, yine sevinç gösterilerinde en ön safı kimselere bırakmazsınız. Siz gerçekten Beşiktaş'ı mı tutuyorsunuz yoksa Fenerbahçe'nin rakibi olan her takım sizin takımınız mı? Biraz daha dik bir omurga lütfen.

21 Ekim 2010 Perşembe

Devotion


Bu seneki Fenerbahçe'nin geçen senelerdeki halinden farkını en güzel gösteren an Kinsey'in maçın sonlarındaki alley-hoop'unda takımın rakip yarı alana bu kadar çabuk geçmesi. Maçın sonu, Fenerbahçe galibiyeti garantilemiş. Tüm bunlara rağmen Kinsey smacı vurduğu sırada Lavrinovic -ki önceki Rytas hücumunda savunma reboundunu alan o- ve Vidmar boyalı alanda... Tomas, Kinsey'e asisti yapan adam, Ukic de Tomas'a pası veren...

19 Ekim 2010 Salı

Sevgili Niang

Miroslav Stoch


"Güzel futbolcu, golden sonra tribünlere koşandır"

Konyaspor 1-4 Fenerbahçe


Milli Takım haftası dönüşü krizini bu sefer yaşamadı Fenerbahçe, aksine yorgun olması beklenen milli oyuncularıyla bu maçı kazandı. Klasik Ziya Doğan sertliğini herkes bekliyordu maçtan önce. Bunu Aykut Kocaman da dile getirdi. Maçta sonra da Ziya Doğan bunu şark kurnazlığı olarak nitelemiş. Ne içtiyse bize de... Daha güçlü bir takımı faullerle yavaşlatma fikrini tasvip etmesem de anlarım. Kontra yememek için "profesyonelce" yapılan faulleri, senden daha hızlı adamları formasından çekerek indirmeyi anlarım. Çirkin futbolla başarıya ulaşmaya çalışılabilir. Ama tekme atmayı anlayamam, kimse kusura bakmasın. Maç kaybetmemenin motivasyonuyla sen meslektaşının ayağını kıramazsın. Kaldı ki öyle bir maç oldu ki, sadece Özer'in kaybı bile Fenerbahçe adına fena sayılmayabilir!

Azerbaycan maçını izlerken bunu görmüştüm, ancak o maçtan sonra ilgi başka unsurlara kayınca ondan bahsetmeye sıra gelmemişti. Hem Türk Milli Takımı'nın, hem de Fenerbahçe'nin Semih'in zekasına çok ama çok ihtiyacı var. Halihazırda Dünya futbolundan açık ara en büyük eksiğimiz zeka iken Semih Şentürk bu topraklarda eşini bulmanın zor olduğu bir elmastır. Atılan gollerdeki rolü gösterişten uzak olduğu için kimilerinin ilgisini çekmeyebilir ancak hem gollerde hem de golle sonuçlanmayan pozisyonlardaki zeka ürünü hareketleri Semih'i çok kıymetli yapıyor. Birbiriyle oynamaya yavaş yavaş alışan hücum elemanlarının uyumu gollerde iyice ortaya çıktı. Öyle ki Niang'ın bugünkü vasat oyununa rağmen takım 4 gol attı.

Selçuk'un sakatlanmasının ardından defansif orta saha mevkisinde kimin oynayacağı tartışılıyordu. Tahmin edilen bir senaryo olarak Aykut Kocaman o bölgede Mehmet Topuz'u oynattı ve Mehmet beklentilerin dahi üzerinde bir performans sergiledi. Bu oyununu sürdürebilirse Fenerbahçe çok önemli bir sorununu bertaraf etmiş olabilir.

Geride kalan 3 haftadaki rakiplerin gücünden dolayı Fenerbahçe'nin kısa vadeli başarısı küçümsenebilir ancak unutmamak lazım, Fenerbahçe senelerdir küme düşen takımlara verdiği puanlar yüzünden şampiyonlukları kaçırdı. Bu 3 haftadaki 9 puanın önemini ileride daha iyi anlayacağımızdan eminim.

Bir de Konyaspor taraftarı var geceye damga vuran. Arkadaş ne gerizekalıymışsınız siz de yahu! Disiplin Kurulu'ndan da Kasımpaşa-Fenerbahçe maçında hazırladığı "yaraklı-kürekli" raporun benzerini hazırlamasını bekliyorum.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Can Azerbaycan


Çuvaldızı kendimize batırmakta her zaman problem yaşıyoruz. Bizi her zaman diğerleri bozuyor ya da bize uymuyor. Yoksa biz çok iyiyiz. Bu fikirden hiç bir zaman kurtulamadık. Sadece futbol konusunda da değil, hayatın her alanında böyleyiz. En ufak bir emeğimiz olmasa bile başarıyı hemen sahipleniriz, başarısızlıkta suçlu ararız. Okul hayatında da böyledir mesela. Öğrenci sınavdan yüksek alırsa "90 aldım" olurken, aksi ihtimalde ise "Hoca 40 verdi." olur.

Örnek olarak Yıldırım Demirören'i alalım. Başarısızlıklarda Del Bosque, Tigana gibi rüştünü ispatlamış teknik adamlara fatura kesmekte tereddüt etmeyen Demirören, şampiyonluklardan sonra ise adeta aslan payının kendisinin olduğunu ima ederek kupanın bir ucundan tutup şampiyonluk pozları verebiliyor. Başarısızlıkta kendi ise takımının stadına gitmiyor. Kendisinde bir hata olduğuna hiç bir zaman inanmıyor. Hep ötekiler...!

Bir diğer örnek olarak Aziz Yıldırım'ı da değerlendirebiliriz. Aynen Yıldırım Demirören örneğinde olduğu gibi olası başarısızlıklarda faturayı ilk olarak teknik direktöre kesen bir tarzı var. Aynı şekilde başarı geldiğinde de "Bu takımı ben şampiyon yaptım" diyecek kadar da hadsiz. Rüzgar tersine döndüğünde ise Aziz Yıldırım'ı kolayca Topuk Yaylası inşaatı şantiyesinde görebilirsiniz.

Yukarıda da yazdığım gibi bu ülkeden Del Bosque, Tigana, Aragones gibi teknik adamlar başarısızlığın sorumluları olarak kovuldular. Rijkaard'ın durumu da malum. Schuster'in de olası bir kaç mağlubiyetten sonra başına aynılarının gelmeyeceğini kimse düşünmüyordur muhtemelen, Hiddink'in başına geldiği gibi...Yani bütün bu teknik adamlar kötü. Biz iyiyiz, onlar kötü.

Peki.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Almanya 3-0 Türkiye


90'ların sonlarında başlayan Milli Takım'ın yükseliş sürecini hatırlarsak başarıya ulaşmaya çalıştığımız her yolda yakıtımızın hep nefret olduğunu görürüz. "İçimizdeki İrlandalılar" süreci, Hasan Şaş'ın 2002 Dünya Kupası'nda Brezilya maçında attığı golden sonraki gol sevinci, yine aynı Dünya Kupası'ndaki inananlar-inanmayanlar ayrımı, Emre Belözoğlu'nun İnönü Stadı'nda Basın Tribünü'ne yaptığı hareket, Euro 2008'deki Fatih Terim odaklı sinir savaşları ilk etapta aklıma gelen örnekler...  Bu stresli ortamın bize Fatih Terim'den miras kaldığını düşünen biri olarak Hiddink'li yeni dönemde daha sakin, daha rasyonel kararlar ile oluşturulmuş ve oynayan bir Milli Takım bekliyordum, olmadı. Euro 2012 elemelerindeki en önemli maçımızdan önce en büyük kozumuz yine panter kalecimiz, taş gibi savunmamız, dinamo gibi orta sahamız ya da leblebi gibi gol atan forvet hattımız değil maç öncesi Mesut Özil özelinde yaratılan sinir harbi idi. Kararını aylar önce vermiş, seçtiği milli takımla Dünya Kupası oynamış bir adamın tercihini yeniden sorgulamanın başka bir mantığını göremiyorum.Genç yaşına rağmen maç öncesi yaratılan bu ortamdan en güzel şekilde çıkmayı başardı Mesut. Maç süresinde top ayağına geldiğinde ıslıklanan bir adamın attığı golden sonra sevincinde neler yapacağını tahmin edemezsiniz, o sade bir kutlamayı tercih etti.

Bu ağır yenilgi umarım bizi Milli Takımla ilgili uzun süredir yapmadığımız bir şeye, düşünmeye sürükler. Almanya'da Almanya'ya yenilmiş, hatta ezilerek yenilmiş olmakta çok da büyük bir problem yok bence. Çapımızı bilmek lazım. Bu mağlubiyet bir silkinmeye yol açarsa ne mutlu. Bu maça kadar geleceğe yönelik kadro eklemelerinin olmayışını Almanya'nın gücünü ve bu maçın önemini göz önünde bulundurarak göz ardı ettik. Bundan sonra nispeten rahatlayan fikstür ile birlikte ben bu kadroda geleceğin milli takımını yavaş yavaş görmek istiyorum.

28 Eylül 2010 Salı

Kasımpaşa 2 - 6 Fenerbahçe


Derbiyi heyecanlı, Beşiktaşlı ağırlıklı bir ortamda izlediğimi de hesaba katarak konuşuyorum, teskereyi yeni aldığım için Fenerbahçe'yi bu sezon adam gibi izleyebildiğim ilk maçtı bu maç. Benim şu an yaptığım tespitler haftalardır insanlar tarafından yapılan tespitler de olabilir şimdiden söyleyeyim.

Hafta içi futbolu ortalama seviyede bilen insanların dahi tahmin ettiği üzere bol gollü ve pozisyonlu başladı maç. Bilica üst düzey bir savunma oyuncusu değil, bunu kabul ediyorum ancak bu kadar da kötü bir oyuncu da değil. Yobo transferinin üzerinde yarattığı baskıdan mıdır, yoksa başka bir psikolojik sıkıntısı mı var bilemem ama bir önceki cümlede de dediğim gibi her ne kadar Fenerbahçe'nin stoperi olacak kapasitede olmasa da bu maçtaki performansı kesinlikle gerçek performansı değil. İlk yarıda defans dörtlüsü ve önlerindeki Selçuk o kadar kötüydü ki, kendisini ilk kez izleyen biri Ersen Martin'i bile kolayca kalburüstü bir forvet sanabilirdi. Beklerin hücuma öncelik verdiği maçlarda/pozisyonlarda görevi daha da önem kazanan Selçuk'un o pozisyonda ne kadar sırıttığı ortada. Neredeyse her mevkisinde yakın tarihin en iyi oyuncularının olduğu bir Fenerbahçe kadrosunda takım savunmasının en önemli elemanının Selçuk olması çok acı. Yeni transfer yapılmasa bile en azından Selçuk yerine -yaşına rağmen- Deniz Barış o pozisyonda düşünülse çok daha fazla verimli olabilirdi. Aklını ve vücudunu hızlı çalıştıramayan Selçuk'tan o bölgede üst düzey performans beklemek bence hayalcilikten de öte.

Bir Fenerbahçe klasiği olarak son anda yapılan yabancı transferleri yavaş yavaş takıma alışıyor. Tuncay'dan sonra ilk kez Dia'nın bir açık oyuncusu olarak ceza sahası çevresinde topsuz koşular yaparak Niang ve Alex'e alanlar yarattığını görmek sevindirici. Niang hem ikili mücadelelerde ayakta kalıyor, hem de boş koşular yaparak hem arkadaşlarına alanlar açıyor, hem de kendisi pozisyonlara giriyor. Bu maçtaki yumuşak Kasımpaşa savunması önündeki performansı ilerisi için emsal teşkil etmeyebilir ancak yakın geçmişimizdeki Kezman ve Güiza örneklerinde kronik hale gelen güç ve son vuruş zaafiyetlerini taşımadığı da bir gerçek.

İkinci yarıda Aykut Kocaman'ın yaptığı Caner/Santos ve daha ziyade Yobo/Bilica değişiklikleri savunma tertibine çok olumlu katkılar yaptı. İlk yarıda çok kötü performanslar sergileyen Lugano, Selçuk ve Gökhan Gönül'ün dahi rakibe ilk müdahaleleri daha başarılı oldu, pozisyon kayıpları azaldı. Yobo ve Lugano'nun henüz toplam 90 dakika civarı bir süre oynayabildiklerini de göz önünde bulundurursak, aralarındaki uyumun biraz daha artması halinde takım savunmasının nispeten düzeleceğine inanıyorum. En azından oyunu kendi sahamızda kabul ederken savunmada açık vermeyeceğiz gibi duruyor.

Her ne kadar gollerin tamamı organize hücum aksiyonlarından ziyade rakibin fahiş hatalarından veya oyuncularımızın bireysel yetenek/zeka gösterilerinden gelse de 6 gol atmak önemli ve sevindirici bir iştir. Malesef hala daha adaptasyon ve kaynaşma süreci içerisinde bulunan Fenerbahçe kadrosunun kendine olan güvenini yerine getirecek bir skor elde ettik. Takımın sadece Lig ve Türkiye Kupası'nda mücadele ediyor oluşu Aykut Kocaman için bir avantajdır. Sezon içinde yoğun bir maç trafiğine girmeyecek olan Fenerbahçe, oyuncular arası uyumu ve hocanın taktiğine adaptasyonu her maç biraz daha yukarıya taşıyabilirse, ligin başında oluşan azımsanmayacak puan farkına rağmen şampiyonluğun en önemli adayı olabilir.

21 Eylül 2010 Salı

Yaslı gittim şen geldim, aç koynunu ben geldim

İnleyen nağmelerin yavaş yavaş ruhumuzu sardığını söyleyerek gitmişiz bundan 5 ay önce, yine bir Beşiktaş maçı arefesinde askerliğimizi bitirip geri döndük. Güzel, rahat askerlik yaptık. Etrafımızda çoğu zaman oluğu gibi güzel insanlar vardı. Gündemden uzak kaldık epey, futbol namına, Fenerbahçe namına yakın geçmişe ait bilgilerimiz kısıtlı. Hürgeneralliğin ilk zamanlarını bu eksiklikleri kapatmak için kullanıp daha sonra yorum yapmak, yazı yazmak daha mantıklı gibi görünüyor. Cümleten hoşbulduk

11 Nisan 2010 Pazar

O şimdi asker


İnleyen nağmelerin yavaş yavaş ruhumuzu sardığı şu günlerde müsadenizle 5 ay 5 gün ortalardan biraz kayboluyorum. Vatani görevimizi icra etmek üzere yarından itibaren adresimiz Küçükyalı/İstanbul olacak.

Selametle..

7 Nisan 2010 Çarşamba

Marifet iltifata tabidir, buyrun o zaman


Ne Charlie'nin Melekleri, ne de Kara Melek, bu alemin kralı Sarı Melekler! Bu kızları onurlandırmak, alkışa boğmak, duygulandırmak, sevinçten ağlatmak Fenerbahçeliyim diyen herkesin boynunun borcudur.
 

6 Nisan 2010 Salı

Haftanıza bir, size iki


Asayişi sağlamakla yükümlü bireyler/kurumlar, bizzat asayişi bozarsa iş böyle içinden çıkılmaz hal alıyor. Pankarttan rahatsız olan adamı zaten anlamak mümkün değil. Hayır grup ismi taşıyan bir pankarta şu tepki konsa yine biraz anlarım. Senin kulübünün voleybol takımı Şampiyonlar Ligi finaline yükselmiş, bu takım için pankart yapılmış, e bir zahmet sen de in maçın son dakikasını iki adım aşağıdan izle. Bu mu zul geliyor insanlara? Var mı bunun mantıklı bir açıklamasını yapabilecek adam?
 

Armanın gururu

Olmadı, şampiyon olamadık. Sebep final stresi mi yoksa rakip mi çok güçlüydü bilmiyorum. Bilmeye gerek de yok aslında. Senelerdir bu takımın kademe kademe geldiği yeri görmüş biri olarak yaşadığım mutluluğun tarifi çok zor. Armanın gururu oldular, göğsümüzü kabarttılar. Kayserispor maçındaki tribün koridorlarındaki fotoğraflar, açılan kocaman pankart ve havaalanındaki karşılama, bu takımın insanları nasıl mutlu ettiğinin en büyük kanıtı. Shankly için söylenen sözü uyarlayıp söylersek, "Sarı Melekler, they made the people happy" 

 fotoğraf Romantik Kanaryalar'dan

1 Nisan 2010 Perşembe

Final Four


Fenerbahçe Acıbadem muhteşem geçirdiği sezonu taçlandırmak için Fransa'ya gitti. Canarino ağabeyin dediği gibi sonuç ne olursa olsun Fenerbahçe tarihinde "rüya takım" sıfatını şimdiden fazlasıyla hak eden bu takımı bu sezon yalnızca bir kez canlı izleyebildim, o da Nilüfer Belediye maçı için Bursa'ya geldiklerinde. "Bu kadroyu eşeğe yönettirsen şampiyon yapar" fikriyatına prim vermeden bakmak lazım olaylara biraz. Kadronun önemli kısmının ilk sezonunu geçirdiği takımlarda başarılı olmak hakikaten zordur. Örneklerine muhtelif branşlarda defalarca şahit olduk. Bunu yaşamadı Fenerbahçe. Koca sezon rakiplere bir elin parmakları kadar bile set vermediler. 

Yukarıda da dediğim gibi şimdi bu muhteşem sezonu taçlandırmak için Fransa'ya gitti Fenerbahçe. "Çelınç Kap"a Dünya Kupası muamelesi yapan, çok afedersiniz "ipne basın" zorunda kalmadıkça Fenerbahçe'nin bu sezonki başarısına çok da yer vermedi. Şu mutlu günümüzde o saçmalıklara girip tadımızı kaçırmayalım biz yine de. 

Basın toplantısının küçük bir kısmını izleyebildim. Çiğdem'i dinledim, çok güzel konuştu. Kendine güvenen ama temkinli sözler sarfetti. Temkinli olmak hayati önem taşıyor bence. Sadece yerel ligi değil Şampiyonlar Ligi'ni de domine ettikten sonra Final Four'a takımın "nasıl olsa yeneriz" rahatlığıyla çıkmasından çok korkuyordum, kaptan sözleriyle yüreğime su serpti. Takımda bir çok tecrübeli oyuncu olduğundan, ama kadroda kimsenin henüz bu kupayı kazanmadığından bahsetti. 

"Var mı bizden büyüğü? Varsa çıksın ortaya" yazmıştım Final Four'a kaldığımız maçtan sonra. İddia sahipleri çıktılar ortaya. Bizden büyüğünün olmadığını göstermeye, öğretmeye, hatta ezberletmeye gidiyoruz. Çubuklu'dan gayrı voleybola ilgisi olmayan biri olarak "servislere dikkat, dublajı ihmal etmeyin" desem abes olacak, "Allah utandırmasın"
 diyeyim bari. 

12 Nisan'da birliğine katılacak şu kardeşinize asker vedası mahiyetinde bir kupa getirirsiniz artık.  

26 Mart 2010 Cuma

Oldu olacak Galatasaray diye de bağıralım


Fenerbahçe taraftarına hafta sonu derbide atkı ile gitme yasağı getirillmiş. Ne düşünüldü, hangi gerekçelerle bu karar alındı anlayamıyorum. Güvenlikten sorumlu insanlar daha ne kadar açık bir şekilde "Biz bu işi yapamıyoruz" diyebilirler ki? Benim derdim zaten Galatasaray taraftarına görünmeden, gizlice tribüne gitmek olsa, sana ne gerek var? Daha neler göreceğiz acaba?

1- Fenerbahçe taraftarı Avrupa kıtasına ayak bastığından itibaren Galatasaray tezahüratlarıyla hareket etmek zorundadır.
2- Atkı ve forma başta olmak üzere misafir takım taraftarları takımlarının renginde herhangi bir tekstil ürünü giymeyeceklerdir. 
...
...

10 Mart 2010 Çarşamba

Çapulcular


Manchester United'ın Red Knights oluşumunu duymuşsunuzdur muhtemelen. Glazer ailesinin külübü yönetim tarzından rahatsız olan ve kulübü satın almak için yeterli parayı toplayıp Amerikalı aileyi de ikna ederek kulübü satın almak isteyen, kafa takımının ağırlıklı olarak kalantor Manchester United sevdalıları ve finans sektörünün, özellikle de futbol ekonomisinin önde gelenlerinden oluştuğu bir oluşum. Takımın seçilen başkanının değil, bizzat sahibinin aleyhinde eylemler yapıyorlar. Kombine fiyatlarının yakın geçmişe göre neredeyse iki katına çıkmasını protesto ediyorlar. Takımın geleceğinin karanlık oluşunu eleştiriyorlar. Velhasıl nedeni ne olursa olsun eleştiriyorlar, protesto ediyorlar, rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Kimse de Glazer ailesine faks çekip "Bırakın bu çapulcuları hünkarım, bunların baksan cebinde 15 pound bile yoktur. Bu işi sizden iyi bilecek halleri yok ya. Rooney'ler, Ferdinand'lar kolay mı izleniyor? Kombine fiyatları normal. Hem zaten maçları da sürekli ayakta tezahürat yaparak izliyorlar, vallahi anamızı bacımı maça götüremez olduk." demiyor. Statta "Love United, Hate Glazer" pankartları açılıyor, tezahüratları yapılıyor, kimse "Al bunu, al, al, al" diye bu eylemleri yapanları alıp sporda şiddet yasası uyarınca para ve maçlara girememe cezasına çarptırmıyor. Muasır medeniyetler, kulüpler seviyesini yakalamayı istiyorsak, bu işe insanların protesto hakkına saygı duyarak başlayabiliriz. Değil mi Reis?

8 Mart 2010 Pazartesi

Taraftar riya mı yapıyor?

Sen o formayı ıslat, mücadele et, yeter ki iste
Biz hep olduk arkanda, oluruz yine, yenilsen bile...

Bir Olimpiyat Stadı dönüşü otobüste çıkmış bir tezahürattı sanırım bu. Hem sözlerinden dolayı, hem de toprağım, sanat güneşi Zeki Müren fanatikliğimden dolayı, ayrıca sevdiğim tezahüratlardan biridir. Bu tezahüratı yapan/seven ben ve benim gibi düşünenler, futbol takımını haftalardır üst düzey mücadelesine rağmen yerden yere vuruyor. Peki bu riya mıdır?

Hayır efendim değildir. Mücadele, zafere giden yolda muhakkak ki önemlidir. Tuncay Şanlı bir röportajında "İnsanın şanssız günleri olabilir. Pasların yerini bulmayabilir, şutların kaleyi tutmayabilir. Ben böyle bir günümde isem, hiç bir şey yapamazsam koşarım, mücadele ederim." demişti. Tuncay'ı kalbimizin mühim yerlerinden birine monte eden de bu duruşudur zaten. Salt mücadele, bir oyuncu için, kısa bir süre zarfında kabul edilebilir ancak Fenerbahçe takım olarak epey bir süredir maçlarda yalnızca mücadele ediyor. Savunma düzeni 2-3 hafta birlikte halı saha yapmış takımlardan çok da ileride değil. Fenerbahçe, özellikle domestik ligde birkaç maç üst üste hem kişisel hem de takım tertibinden kaynaklanan hatalardan puan kaybettiğinde formadaki ter taraftar için çok da bir şey ifade etmiyor. Kaldı ki taraftarın isyanı sahadaki futbolculardan ziyade daha çok icra makamına. Dünya kulübü olma yolunun, mevcut dünya kulüplerinin imitasyonu olmaktan geçmediğini fark edemeyen, ihtiyacı olmasına rağmen transfer yapmamasını "Barcelona da transfer yapmadı." sığlığıyla savunan yönetim zihniyetine geliyor eleştiriler. 

Bayan voleybol takımının hakemlerin yardımıyla adeta 2 buçuk - 0'dan verdiği şampiyonluktan sonra mücadele takdir edilir, alkışlanır. Ya da Londra'da iyi oyuna rağmen Chelsea'ye karşı alınan mağlubiyetten sonra takım mücadelesinden ötürü alkışlanır. Bayan basketbol takımı, Avrupa devi Spartak Moskova'ya son topta kaybetmesinden sonra, taraftar mücadelesinden ötürü takımı dakikalarca ayakta alkışlar. Ama kimse düşme potasındaki takımlara ısrarla puan kaybettikten sonra formadaki ter için tebrik beklemesin. Bu en çok Fenerbahçe'ye hakarettir. 

5 Mart 2010 Cuma

Var mı bizden büyüğü?

,

Döndük sahaya doğru
Açtık ellerimizi
Yalvardık Kanarya'ya
Duysun diye bizleri

Avaz avaz sesimiz
Yükseliyor tribünden
Şampiyonluk hırsını
Yaşıyoruz yeniden

Var mı bizden büyüğü?
Varsa çıksın ortaya
Kralını sikeriz
Haydi bastır Kanarya

1 Mart 2010 Pazartesi

Kağıt Şapka

 

88-89 sezonundaki o efsane şampiyonluk hayal meyal de olsa hatırladığım ilk şampiyonluk. 4 yaşındayım, muhtemelen öznesi Fenerbahçe olan ilk gecem. Hababam'daki nalet Cimbomlu kız güruhunun tek vücutta toplanmış hali, içimizdeki Cimbomlu valide hanıma sırıtarak babamla şampiyonluk turuna çıktık. Kafamda kağıt şapka, babamın omzunda, korna çalan arabalara el sallayarak ve mezun olan öğrencilerin kepini atması misali şampiyonluğun sevinciyle kağıt şapkamı havalara atarak geçirdim bütün gecemi. Kofti Fenerli babam nasıl bir motivasyonla tura çıkardı beni hiç bilmiyorum ama o geceyi ve kağıt şapkayı çok özlüyorum. 

23 Şubat 2010 Salı

Şimdi mazlum mu oldu?


İstikrarlı olarak kötü oynuyor, haklı bir şekilde taraftar tepki gösteriyor, oyundan çıkarken ağladığı için Guiza mazlum mu olacak şimdi? Gariban edebiyatının bu kadar prim yaptığı bir ülke daha var mıdır? Bir buçuk senedir anamızı ağlatan Guiza bir kez ağlamış çok mu?

22 Şubat 2010 Pazartesi

Disiplin




Sir Alex Ferguson and Wayne Rooney play a game at the Manchester United training ground. Ferguson says: "He's the best at coming up to me and asking: 'What's the team?' I say: 'You're not playing.' He says: 'Come on, give me your team.' I say: 'No, I won't, I'm still thinking about it.'

"Then he says: 'I'll give you my team.' And he gives me his team. He's brilliant at it. He's never far wrong. He thinks about it, you see. He knows the game."

Dün Guardian'da okuduğum Alex Ferguson röportajından bir bölümü koydum yukarıya. Rooney'le olan diyaloglarından bahsetmiş. Teknik direktör ve oyuncu kadro hakkında, formasyon hakkında konuşuyor. Ferguson bunu kendisine yapılmış bir hakaret olarak görmüyor, aksine oyuncusunun futbol zekasına, oyun bilgisine övgüler yağdırıyor. 

Öte yandan Alex kendi internet sitesinden kupadaki Bursaspor maçındaki taktiğin az kalsın tura mal olacağını yazıyor, spor medyasında hemen bir teyakkuz hali baş gösteriyor. "Hoca kim?" naraları atılıyor. Fikir teatisinden bihaber, titre biat etmeyi, "padişahım çok yaşa" felsefesini kendilerine şiar edinmiş adamcıklar, belki Daum'un bile rahatsız olmadığı bu durumun takım içinde önemli bir kriz olduğunu söylüyorlar. 

Konu futbolu 20 senedir adeta domine eden, Sir ünvanı almış, yaşayan en başarılı teknik direktör Ferguson olunca kimse ileri geri konuşamıyor tabi kolay kolay. 

Bu kafadan kurtulmadıktan sonra, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü takım çalışmasının önemini vurgulayan deyimlerle dolsun taşsın, kaç yazar?

Yazıyı da yine Alex Ferguson'un aynı röportajdan bir sözüyle bitireyim. Gerçi bu sözü farklı bir konu için söylemiş ama, bu duruma da gayet güzel uyuyor. 
"Arrogance is not a quality, it's a hindrance to ­success."

16 Şubat 2010 Salı

Sivas'ın günahı ne?


Hemen iki alttaki yazıda yazmışım "Gariban dostu Fenerbahçe" diye. Sağolsun yine duruşlarını bozmadı çocuklar, hükmen düşen Ankaraspor ve hemen üzerindeki Denizli'den kalan tek küme düşme kontenjanı için mücadele veren Manisa'ya da 2 puanı hediye ettiler. Diyarbakır'a, Manisa'ya 2 puan ver, Sivas'a deplasmanda 5 gol at. Sivasspor sene sonunda küme düşerse Bursaspor'la Beşiktaş arasındaki husumet Sivas'la Fenerbahçe arasında da yaşanır mı acaba?

Manisa halkının Fenerbahçe nefreti de bambaşkaymış hakikaten. Birkaç sene önceki stad içi anons mikrofonundan yapılan tezahürattan sonra bu maçta da Manisa'nın galibiyet golünden sonra şeref tribününde Aziz Yıldırım'a sözlü saldırı olmuş. Önünüzden yiyin be kardeşim, takım küme düşüyor, canınızla uğraşmanız gerekirken ne bu saçma meşgale? 

8 Şubat 2010 Pazartesi

İTÜ'lüyüm ben çok katlı türev alan...

Malum, neredeyse 20 seneyi bulan tedrisat hayatını noktaladık, bir süredir memleketteyiz. Fiziksel olarak sağolsunlar rahat bırakmasalar da, çok şükür kafalar epey rahat. Yarın, en azından bir süre için son kez, İstanbul semalarında bir pike yapmaya geliyorum. Niyetimiz Nisan celbinde vatani görevimizi icra etmek olduğundan, Askerlik Şubesi'ni üniversite mezunu olduğumuzu ikna etmeye yarayacak bir belge için dünyanın en yavaş işleyen devlet kurumu olan İTÜ Öğrenci İşleri'nde alacağız soluğu. Daha önce bu durumu tecrübe etmiş insanların kimisi tatlı bir heyecan, kimisi ise lüzumsuz sinir harbi olarak görüyor bu işi. Bu aralar bünyede bir tevekkül havası hakim, bozmayalım o vakit duruşumuzu, "hakkımızda hayırlısı" diyelim. Bu sinir harbinden galip ayrılmak lazım, diploma almaya gidip katil olma ihtimali de var zira. İşler ters giderse "İTÜ asırlardır çağdaş" ışıklı tabelasını yıkmayı planlıyorum. Olur da gazetelerde haberini görürseniz, ben yapmışımdır.

Vakit uydurabilirsek, eküriyle son bir kez Gölet'te içmek de kafamızdaki planlarımız arasında elbet. Son bir kez, hepberaber:

İTÜ'lüyüm ben çok katlı türev alan
sabah akşam ispatlar yapan
Calculus diye sağa sola saldıran
Gölet çocuğuyum ben ulan!

Gariban dostu Fenerbahçe

Fenerbahçe'nin Kadıköy'de Galatasaray'ı yenmesi gibi bir adet oldu senelerdir küme düşecek takımlara puan kaybetmesi. Artık bu durumun sebebi motivasyon eksikliği midir, yoksa başka bir sorun mu var bilinmez ama senelerdir bu böyle. Diyarbakırspor maçının skorunu anlayabilmek için elimizdeki tek veri bu. Dün Fenerbahçe takımı herşeyi yapmak isterken hiçbir şey yapamayan oyuncularla doluydu. Attığımız gol maçın genelinin özeti. Üstün olduğumuz anlarda dahi karambolden öteye pozisyon üretemedik. 

Her ne kadar ispatlanamayacak bir şey olsa da, özellikle Fenerbahçeli futbolcularda gözlemlediğim bir durum var. Özellikle hafta içi Uğur ve Sercan'ın sakatlanması ile birlikte zeminin çirkinliği daha da fazla dillendirildi. Bu durum futbolcularda bir tedirginlik yaratmış gibi duruyor. Zeminin durumu fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da futbolcular için sorun yaratıyor.   

Verilmeyen penaltılar, Bilica'nın gördüğü kart, herkesin konuştuğu mevzular. Bir de burada bahsetmenin alemi yok. Benim anlayamadığım, attığımız golde kaleci Gökhan'ın Semih'i saçma bir şekilde itmesinin nasıl herkesin dikkatinden kaçtığı. Adam durup dururken önünde duran Semih'i itiyor yahu.
 

6 Şubat 2010 Cumartesi

29 Ocak 2010 Cuma

Çalsın davullar, sazlar

 


Bu çocuk mezun! 

26 Ocak 2010 Salı

Teşekkürler Digiturk

Geçen haftasonu bir tek Fenerbahçe-Denizlispor maçını izlediğimden diğer maçlardaki durumu bilemiyorum ama onlarda da durumun aynı olduğundan eminim. Maça iki takım da "Teşekkürler Digiturk" pankartıyla çıktılar. Yayın ihalesinde ulaşılan rakamdan dolayı takımlar Digiturk'e teşekkür ettirilmiş belliki. Bunun yanısıra Lig TV'de de sürekli Digiturk'un muhteşemliği anlatılıyor. Buna diyecek çok bir şeyim yok, mental otuzbirlerine devam etsinler. 

Yayıncı kuruluşun memurları da sürekli çıktıkları programlarda ligin kalitesi yanında verilen paranın fazlalığından bahsediyor. Takımlar artık bu paranın hakkını vermeli, iyi oynamalı diyor. Takımlara muhtıra veriyor alenen. Benim esas anlamadığım tüm bu kulüp temsilcileri de teşekkürden kafalarını kaldırıp "madem öyle almasaydınız kardeşim" demiyor. 

Varlığını sürdürebilmek için bu yayın ihalesine muhtaç olan kurum ihaleyi aldıktan sonra burnundan kıl aldırmaz olmuş. Madem Türk Futbolunun bekası için durmaksızın mesai harcıyorlar, versinler her hafta 9 maçın tamamını Türkiye futbola doysun, değil mi ama?

21 Ocak 2010 Perşembe

Yakıştıramıyorum


Semih'e yapılanları, Gökhan Ünal transferini, onca yatırıma rağmen vasıfsız kenar yönetimi yüzünden basketbol şubesindeki tarihi başarısızlığı, Fenerbahçe'ye yakıştıramıyorum. 

Bunu bu camiaya yakıştıran yönetimi ise, hiç yakıştıramıyorum. 

8 Ocak 2010 Cuma

Hukukun üstünlüğü

25 yıldır Türkiye'deki gariplikleri görmeye alışmış birisi olarak hukukun üstünlüğüne olan inancım zaten deniz seviyesindeydi ama bugünkü Tahkim Kurulu kararlarını görünce yine nutkum tutuldu. Durumu en güzel Papazın Çayırı'ndan fatih anlatmış, bir kısmını aşağıya kopyalıyorum.


Bu kokuşmuş düzenin yüssüz madrabazları yaka paça mevkilerinden kovulmadığı sürece daha çok buna benzer olaylar yaşayacağımızdan kimsenin şüphesi yoktur herhalde...
 

7 Ocak 2010 Perşembe

Roses Rivalry


King Santillana’nın Everton ya da Real Madrid sevdası kadar derin olmasın, kendimi değilse de Britanya futbolunu bildim bileli sempatim vardır Leeds United’a. Bu sevginin ilk tohumlarını atan hayatımdaki en büyük kahramanlarımdan biri olan Eric Cantona oldu. Her ne kadar daha sonra “War of Roses” rekabetinin öte tarafına, “dark side” a geçtiyse de, onu ilk kez beyaz-sarı eşofmanıyla Lig ve Community Shield kupalarını kaldırırkenki haliyle hatırlarım.  Leeds sevgisini içimde yukarılara taşıyan şey ise Championship Manager serisi oldu. Kewell’lı, Ferdinand’lı, Woodgate’li, Alan Smith’li kadroyla dünyada alınmadık kupa bırakmadım, hepsi evladım gibi oldular.
O güzel günlerden bugünlere epey değişen şey oldu muhakkak. UEFA Kupası yarı final maçında İstanbul’da yaşanan talihsiz olaylar, kulübün bir bakkalı dahi çekip çeviremeyecek adamlar sayesinde batacak seviyeye gelmesi, takımın geçtiğimiz sene League One’a -15 puanla başlaması… 
Şimdi yazmak istediğim şey Leeds’in çöküşü de değil aslında, bu rekabetin nasıl başladığı.
Leeds United ve Manchester United arasındaki rekabet nasıl başladı?
Daha ortada bu iki kulüp yokken, iki kuzey eyaleti, Yorkshire ve Lancashire arasındaki rekabet başlamıştı bile. İki kuzeyli eyaletin kontlukları, House of Lancaster ve House of York 1400’lü yıllarda taht için müthiş bir savaş halinde idi. Özellikle şu anki Leeds şehrine çok yakın bir yerde yaşanan Towton Savaşı, kimi tarihçilere göre Ada’nın gördüğü en kanlı savaştır. Bu rekabetin köklerinin bu savaşa dayandığına dair en bariz örnek ise, o dönem kontlukları temsil eden gül figürlerinin renkleri ile bugün iki kulübün renklerinin aynı olmasıdır. Leeds United’ın beyazı ve sarısı, Manchester United’ın kırmızı ve beyazı geçmiş dönemdeki kontlukların gülleri ile aynı renktir.
Ardından 18. ve 19. yüzyıllarda, Endüstri Devrimi ile birlikte Lancashire şehrinde pamuk üretimi başlamıştı. Bu üretim Birleşik Krallık için o kadar önemliydi ki, kimi görüşlere göre “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”un en önemli muhafızı, maliyeti düşük pamuk üretimiydi. Bu durum ada ekonomisinin genel gidişatı için iyi olsa da, kimilerinin de canını yakıyordu. Özellikle de Yorkshire’lı yün üreticisi ve dokumacılarının…
İlk olarak futbol Yorkshire’da bulunmasına rağmen ezeli rakipler arasından ilk kurulan Manchester United oldu. 1878’de Newton Heath Lancashire & Yorkshire Railway adıyla demiryolu işçileri tarafından kurulan kulüp daha sonra 1902’de Manchester United adını aldı. Öte yandan rugby Leeds’de daha fazla popüler olduğu için futbolun yerel halkın ilgisini çekmesi biraz daha geç oldu ve 1904 yılında Leeds City kuruldu. İki kulübün ilk maçı 1906’da Manchester United’ın Bank Street Stadı’nda 6000 kişinin önünde oynandı ve Leeds maçı 3-0 kazandı.
1960’lı yıllarda iki kulübün rekabeti en üst seviyede yaşanmaya başladı. 50’li yıllara damgasını vuran Busby Babes’le Leeds’in baş edebilmesi ancak kulübün efsane teknik direktörü Don Revie’nin gelmesi ile oldu. İki kulüpte de çok önemli oyuncular forma giyiyordu. Manchester’da George Best, Bobby Charlton, Leeds’de ise Billy Bremner ve Bobby Charlton’un kardeşi Jack Charlton vardı. 
 
İki kulüp arasındaki en unutulmaz maç, daha doğrusu eşleşme, 64-65 sezonunda oynandı. FA Cup yarı finalinde ilk maç Hillsborough’da oynandı ve 0-0 bitti. Ama maçtan çok konuşulan şey, Jack Charlton ve Dennis Law’un birbirleriyle yumruklaşması olmuştu. Ada basını o günlerde de bugün olduğu gibi epey acımasızmış. Maçtan sonra yaşananlarla ilgili olarak Yorkshire Post gazetesi “Bir kemik için birbirine hırlayan ve itişip kakışan köpekler gibiydiler” diye manşet atmış. İkinci maç City Ground’da oynanmış, ve Leeds Bremner’in son dakikada attığı golle finale yükselmişti. Aynı sene ligi aynı puanla bitiren iki kulüpten Manchester averajla şampiyon olmuştu.
İki takım arasındaki husumet diğer derbilerden çok da farklı olmadı. Taraftarlar arasındaki kavgalar İngiltere’deki holiganizm ne seviyedeyse hep o noktada oldu, ne daha fazla, ne de daha az. İki kulüp arasındaki nefreti en bariz gösteren iki olay ise 1994 yılında Matt Busby’nin ölümünün ardından İngiltere’de her statta maç öncesinde yapılan bir dakikalık saygı duruşunda, Blackburn deplasmanındaki Leeds United taraftarlarının “There’s only one Don Revie” (Sadece bir tane Don Revie var) tezahüratı ve 2000 senesinde İstanbul’da öldürülen iki Leeds United taraftarına ithafen Manchester United taraftarlarının açtığı “MUFC İstanbul Reds” ve “Galatasaray Reds” pankartları oldu.
Bu büyük rekabetin taraflarından biri şu an League One’da, İngiltere’nin üçüncü liginde. Çöküşe geçen kulüpleri tanımlarken “Yeni Leeds United mı acaba?” soruları sorulur oldu. Başarısız kulüp yöneticiliğinin standartlarını belirleyen takım oldu. Yine de “local lad” Jermaine Beckford önderliğinde bu sene Championship’e çıkma ihtimali epey yüksek görünüyor. Taraftarlarına da 2010 hediyelerini 3 Ocak’ta verdiler. FA Cup üçüncü turunda deplasmanda Manchester United’ı 1-0 yenerek kupanın dışına itti Leeds United. O meşhur Mastercard reklamını uyarlarsak, deplasman bileti şu kadar pound, Leeds-Manchester tren bileti bu kadar pound, Old Trafford’da Jermaine Beckford tezahüratı yapmak paha biçilemez…