29 Ocak 2010 Cuma

Çalsın davullar, sazlar

 


Bu çocuk mezun! 

26 Ocak 2010 Salı

Teşekkürler Digiturk

Geçen haftasonu bir tek Fenerbahçe-Denizlispor maçını izlediğimden diğer maçlardaki durumu bilemiyorum ama onlarda da durumun aynı olduğundan eminim. Maça iki takım da "Teşekkürler Digiturk" pankartıyla çıktılar. Yayın ihalesinde ulaşılan rakamdan dolayı takımlar Digiturk'e teşekkür ettirilmiş belliki. Bunun yanısıra Lig TV'de de sürekli Digiturk'un muhteşemliği anlatılıyor. Buna diyecek çok bir şeyim yok, mental otuzbirlerine devam etsinler. 

Yayıncı kuruluşun memurları da sürekli çıktıkları programlarda ligin kalitesi yanında verilen paranın fazlalığından bahsediyor. Takımlar artık bu paranın hakkını vermeli, iyi oynamalı diyor. Takımlara muhtıra veriyor alenen. Benim esas anlamadığım tüm bu kulüp temsilcileri de teşekkürden kafalarını kaldırıp "madem öyle almasaydınız kardeşim" demiyor. 

Varlığını sürdürebilmek için bu yayın ihalesine muhtaç olan kurum ihaleyi aldıktan sonra burnundan kıl aldırmaz olmuş. Madem Türk Futbolunun bekası için durmaksızın mesai harcıyorlar, versinler her hafta 9 maçın tamamını Türkiye futbola doysun, değil mi ama?

21 Ocak 2010 Perşembe

Yakıştıramıyorum


Semih'e yapılanları, Gökhan Ünal transferini, onca yatırıma rağmen vasıfsız kenar yönetimi yüzünden basketbol şubesindeki tarihi başarısızlığı, Fenerbahçe'ye yakıştıramıyorum. 

Bunu bu camiaya yakıştıran yönetimi ise, hiç yakıştıramıyorum. 

8 Ocak 2010 Cuma

Hukukun üstünlüğü

25 yıldır Türkiye'deki gariplikleri görmeye alışmış birisi olarak hukukun üstünlüğüne olan inancım zaten deniz seviyesindeydi ama bugünkü Tahkim Kurulu kararlarını görünce yine nutkum tutuldu. Durumu en güzel Papazın Çayırı'ndan fatih anlatmış, bir kısmını aşağıya kopyalıyorum.


Bu kokuşmuş düzenin yüssüz madrabazları yaka paça mevkilerinden kovulmadığı sürece daha çok buna benzer olaylar yaşayacağımızdan kimsenin şüphesi yoktur herhalde...
 

7 Ocak 2010 Perşembe

Roses Rivalry


King Santillana’nın Everton ya da Real Madrid sevdası kadar derin olmasın, kendimi değilse de Britanya futbolunu bildim bileli sempatim vardır Leeds United’a. Bu sevginin ilk tohumlarını atan hayatımdaki en büyük kahramanlarımdan biri olan Eric Cantona oldu. Her ne kadar daha sonra “War of Roses” rekabetinin öte tarafına, “dark side” a geçtiyse de, onu ilk kez beyaz-sarı eşofmanıyla Lig ve Community Shield kupalarını kaldırırkenki haliyle hatırlarım.  Leeds sevgisini içimde yukarılara taşıyan şey ise Championship Manager serisi oldu. Kewell’lı, Ferdinand’lı, Woodgate’li, Alan Smith’li kadroyla dünyada alınmadık kupa bırakmadım, hepsi evladım gibi oldular.
O güzel günlerden bugünlere epey değişen şey oldu muhakkak. UEFA Kupası yarı final maçında İstanbul’da yaşanan talihsiz olaylar, kulübün bir bakkalı dahi çekip çeviremeyecek adamlar sayesinde batacak seviyeye gelmesi, takımın geçtiğimiz sene League One’a -15 puanla başlaması… 
Şimdi yazmak istediğim şey Leeds’in çöküşü de değil aslında, bu rekabetin nasıl başladığı.
Leeds United ve Manchester United arasındaki rekabet nasıl başladı?
Daha ortada bu iki kulüp yokken, iki kuzey eyaleti, Yorkshire ve Lancashire arasındaki rekabet başlamıştı bile. İki kuzeyli eyaletin kontlukları, House of Lancaster ve House of York 1400’lü yıllarda taht için müthiş bir savaş halinde idi. Özellikle şu anki Leeds şehrine çok yakın bir yerde yaşanan Towton Savaşı, kimi tarihçilere göre Ada’nın gördüğü en kanlı savaştır. Bu rekabetin köklerinin bu savaşa dayandığına dair en bariz örnek ise, o dönem kontlukları temsil eden gül figürlerinin renkleri ile bugün iki kulübün renklerinin aynı olmasıdır. Leeds United’ın beyazı ve sarısı, Manchester United’ın kırmızı ve beyazı geçmiş dönemdeki kontlukların gülleri ile aynı renktir.
Ardından 18. ve 19. yüzyıllarda, Endüstri Devrimi ile birlikte Lancashire şehrinde pamuk üretimi başlamıştı. Bu üretim Birleşik Krallık için o kadar önemliydi ki, kimi görüşlere göre “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”un en önemli muhafızı, maliyeti düşük pamuk üretimiydi. Bu durum ada ekonomisinin genel gidişatı için iyi olsa da, kimilerinin de canını yakıyordu. Özellikle de Yorkshire’lı yün üreticisi ve dokumacılarının…
İlk olarak futbol Yorkshire’da bulunmasına rağmen ezeli rakipler arasından ilk kurulan Manchester United oldu. 1878’de Newton Heath Lancashire & Yorkshire Railway adıyla demiryolu işçileri tarafından kurulan kulüp daha sonra 1902’de Manchester United adını aldı. Öte yandan rugby Leeds’de daha fazla popüler olduğu için futbolun yerel halkın ilgisini çekmesi biraz daha geç oldu ve 1904 yılında Leeds City kuruldu. İki kulübün ilk maçı 1906’da Manchester United’ın Bank Street Stadı’nda 6000 kişinin önünde oynandı ve Leeds maçı 3-0 kazandı.
1960’lı yıllarda iki kulübün rekabeti en üst seviyede yaşanmaya başladı. 50’li yıllara damgasını vuran Busby Babes’le Leeds’in baş edebilmesi ancak kulübün efsane teknik direktörü Don Revie’nin gelmesi ile oldu. İki kulüpte de çok önemli oyuncular forma giyiyordu. Manchester’da George Best, Bobby Charlton, Leeds’de ise Billy Bremner ve Bobby Charlton’un kardeşi Jack Charlton vardı. 
 
İki kulüp arasındaki en unutulmaz maç, daha doğrusu eşleşme, 64-65 sezonunda oynandı. FA Cup yarı finalinde ilk maç Hillsborough’da oynandı ve 0-0 bitti. Ama maçtan çok konuşulan şey, Jack Charlton ve Dennis Law’un birbirleriyle yumruklaşması olmuştu. Ada basını o günlerde de bugün olduğu gibi epey acımasızmış. Maçtan sonra yaşananlarla ilgili olarak Yorkshire Post gazetesi “Bir kemik için birbirine hırlayan ve itişip kakışan köpekler gibiydiler” diye manşet atmış. İkinci maç City Ground’da oynanmış, ve Leeds Bremner’in son dakikada attığı golle finale yükselmişti. Aynı sene ligi aynı puanla bitiren iki kulüpten Manchester averajla şampiyon olmuştu.
İki takım arasındaki husumet diğer derbilerden çok da farklı olmadı. Taraftarlar arasındaki kavgalar İngiltere’deki holiganizm ne seviyedeyse hep o noktada oldu, ne daha fazla, ne de daha az. İki kulüp arasındaki nefreti en bariz gösteren iki olay ise 1994 yılında Matt Busby’nin ölümünün ardından İngiltere’de her statta maç öncesinde yapılan bir dakikalık saygı duruşunda, Blackburn deplasmanındaki Leeds United taraftarlarının “There’s only one Don Revie” (Sadece bir tane Don Revie var) tezahüratı ve 2000 senesinde İstanbul’da öldürülen iki Leeds United taraftarına ithafen Manchester United taraftarlarının açtığı “MUFC İstanbul Reds” ve “Galatasaray Reds” pankartları oldu.
Bu büyük rekabetin taraflarından biri şu an League One’da, İngiltere’nin üçüncü liginde. Çöküşe geçen kulüpleri tanımlarken “Yeni Leeds United mı acaba?” soruları sorulur oldu. Başarısız kulüp yöneticiliğinin standartlarını belirleyen takım oldu. Yine de “local lad” Jermaine Beckford önderliğinde bu sene Championship’e çıkma ihtimali epey yüksek görünüyor. Taraftarlarına da 2010 hediyelerini 3 Ocak’ta verdiler. FA Cup üçüncü turunda deplasmanda Manchester United’ı 1-0 yenerek kupanın dışına itti Leeds United. O meşhur Mastercard reklamını uyarlarsak, deplasman bileti şu kadar pound, Leeds-Manchester tren bileti bu kadar pound, Old Trafford’da Jermaine Beckford tezahüratı yapmak paha biçilemez…