25 Ekim 2010 Pazartesi

Tribünler öldü, nasıl bilirdiniz?

10 senelik hem oyun hem de skor anlamındaki üstünlük, hatta dominasyon bu sene sona erdi. Elbet bir gün bitecekti, bu sene oldu. Umrumda değil. Daha doğrusu tabiki umrumda ama maçta öyle şeyler öne çıktı ki serinin bozulmasının önüne geçti benim için.

Son 5-6 senedir bizzat Aziz Yıldırım'ın yürüttüğü tribünü bitirme projesi bugün itibariyle en büyük meyvesini vermiştir. Hatta bu operasyon Aziz Yıldırım ve yandaşları adına başarıyla tamamlanmıştır dahi diyebiliriz. Bizi senelerdir bitirmek için her yolu deneyen, emniyet güçleri ile dahi işbirliği yapan Aziz Yıldırım, Fenerbahçe tribünlerinin lokomitiflerinden GFB'nin de tribüncü kardeşlerini sırtından hançerlemesiyle, amacına ulaşmıştır. Daha az kıymetli sayılabilecek maçlarda dahi tribünlerin sessizliğinden, tepkisizliğinden yakınırken, Galatasaray maçında dahi bağırmayan tribünler bugün bu davada bizim yanımızda olan herkesin içini sızlatmıştır eminim. Aziz Yıldırım artık daha rahat uyuyabilir. Bizim üç kuruşluk uykularımızı da çaldı nasıl olsa...

İşlerin buraya geleceği tabiki belliydi. Bu durum biraz ölüm mefhumu gibi. Geleceğini bilirsiniz ama bir yandan da o gün hiç gelmeyecekmiş gibi gelir. İnsanı yaşatan umut derler ya, işte tam olarak o... Artık içimde en ufak bir ümit kalmadı. Malesef artık Fenerbahçe, yani öteki Fenerbahçe, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si, adını ne koyarsanız koyun, halkın takımı değil, zenginlerin eğlence aracıdır. Kapılarını en az 66 TL karşılığıda taraftarlarına açan zihniyet zaten halkın takımı olmayı istemiyor. Artık kimse oğlunun adını Semih ya da Volkan koymayacak. Neden koysunlar ki? Bu oluşturulan yeni düzende Fenerbahçeli futbolcuların sahneye çıkan dansözlerden ne farkı var ki tribünler, daha doğrusu o koltukların yeni sahipleri için? O gözler için Fenerbahçe bir hafta sonu eğlencesi. Olur da Fenerbahçe küme düşerse, onlar da İstanbul'da başka bir hafta sonu eğlencesi bulacaklar. Hepsi bu.

Bir de el sikiyle gerdeğe girmeye pek meraklı, neredeyse şu maçtan sonra Florya'da Sabri'yi omuzlara alacak, "bir üçlü çektirmeden hayatta bırakmayız" diyecek, sotede bekleyen Beşiktaşlılar var. Siz de siktirin gidin önünüzden yiyin be kardeşim, zaten derdim bana yetiyor. Nasıl bir modelsiniz arkadaş siz? Bursaspor Fenerbahçe'nin elinden son maçta sizi yenerek şampiyonluğu alır, siz Bursaspor taraftarından daha fazla sevinirsiniz, Galatasaray Kadıköy deplasmanından 10 sene sonra beraberlikle döner, yine sevinç gösterilerinde en ön safı kimselere bırakmazsınız. Siz gerçekten Beşiktaş'ı mı tutuyorsunuz yoksa Fenerbahçe'nin rakibi olan her takım sizin takımınız mı? Biraz daha dik bir omurga lütfen.

21 Ekim 2010 Perşembe

Devotion


Bu seneki Fenerbahçe'nin geçen senelerdeki halinden farkını en güzel gösteren an Kinsey'in maçın sonlarındaki alley-hoop'unda takımın rakip yarı alana bu kadar çabuk geçmesi. Maçın sonu, Fenerbahçe galibiyeti garantilemiş. Tüm bunlara rağmen Kinsey smacı vurduğu sırada Lavrinovic -ki önceki Rytas hücumunda savunma reboundunu alan o- ve Vidmar boyalı alanda... Tomas, Kinsey'e asisti yapan adam, Ukic de Tomas'a pası veren...

19 Ekim 2010 Salı

Sevgili Niang

Miroslav Stoch


"Güzel futbolcu, golden sonra tribünlere koşandır"

Konyaspor 1-4 Fenerbahçe


Milli Takım haftası dönüşü krizini bu sefer yaşamadı Fenerbahçe, aksine yorgun olması beklenen milli oyuncularıyla bu maçı kazandı. Klasik Ziya Doğan sertliğini herkes bekliyordu maçtan önce. Bunu Aykut Kocaman da dile getirdi. Maçta sonra da Ziya Doğan bunu şark kurnazlığı olarak nitelemiş. Ne içtiyse bize de... Daha güçlü bir takımı faullerle yavaşlatma fikrini tasvip etmesem de anlarım. Kontra yememek için "profesyonelce" yapılan faulleri, senden daha hızlı adamları formasından çekerek indirmeyi anlarım. Çirkin futbolla başarıya ulaşmaya çalışılabilir. Ama tekme atmayı anlayamam, kimse kusura bakmasın. Maç kaybetmemenin motivasyonuyla sen meslektaşının ayağını kıramazsın. Kaldı ki öyle bir maç oldu ki, sadece Özer'in kaybı bile Fenerbahçe adına fena sayılmayabilir!

Azerbaycan maçını izlerken bunu görmüştüm, ancak o maçtan sonra ilgi başka unsurlara kayınca ondan bahsetmeye sıra gelmemişti. Hem Türk Milli Takımı'nın, hem de Fenerbahçe'nin Semih'in zekasına çok ama çok ihtiyacı var. Halihazırda Dünya futbolundan açık ara en büyük eksiğimiz zeka iken Semih Şentürk bu topraklarda eşini bulmanın zor olduğu bir elmastır. Atılan gollerdeki rolü gösterişten uzak olduğu için kimilerinin ilgisini çekmeyebilir ancak hem gollerde hem de golle sonuçlanmayan pozisyonlardaki zeka ürünü hareketleri Semih'i çok kıymetli yapıyor. Birbiriyle oynamaya yavaş yavaş alışan hücum elemanlarının uyumu gollerde iyice ortaya çıktı. Öyle ki Niang'ın bugünkü vasat oyununa rağmen takım 4 gol attı.

Selçuk'un sakatlanmasının ardından defansif orta saha mevkisinde kimin oynayacağı tartışılıyordu. Tahmin edilen bir senaryo olarak Aykut Kocaman o bölgede Mehmet Topuz'u oynattı ve Mehmet beklentilerin dahi üzerinde bir performans sergiledi. Bu oyununu sürdürebilirse Fenerbahçe çok önemli bir sorununu bertaraf etmiş olabilir.

Geride kalan 3 haftadaki rakiplerin gücünden dolayı Fenerbahçe'nin kısa vadeli başarısı küçümsenebilir ancak unutmamak lazım, Fenerbahçe senelerdir küme düşen takımlara verdiği puanlar yüzünden şampiyonlukları kaçırdı. Bu 3 haftadaki 9 puanın önemini ileride daha iyi anlayacağımızdan eminim.

Bir de Konyaspor taraftarı var geceye damga vuran. Arkadaş ne gerizekalıymışsınız siz de yahu! Disiplin Kurulu'ndan da Kasımpaşa-Fenerbahçe maçında hazırladığı "yaraklı-kürekli" raporun benzerini hazırlamasını bekliyorum.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Can Azerbaycan


Çuvaldızı kendimize batırmakta her zaman problem yaşıyoruz. Bizi her zaman diğerleri bozuyor ya da bize uymuyor. Yoksa biz çok iyiyiz. Bu fikirden hiç bir zaman kurtulamadık. Sadece futbol konusunda da değil, hayatın her alanında böyleyiz. En ufak bir emeğimiz olmasa bile başarıyı hemen sahipleniriz, başarısızlıkta suçlu ararız. Okul hayatında da böyledir mesela. Öğrenci sınavdan yüksek alırsa "90 aldım" olurken, aksi ihtimalde ise "Hoca 40 verdi." olur.

Örnek olarak Yıldırım Demirören'i alalım. Başarısızlıklarda Del Bosque, Tigana gibi rüştünü ispatlamış teknik adamlara fatura kesmekte tereddüt etmeyen Demirören, şampiyonluklardan sonra ise adeta aslan payının kendisinin olduğunu ima ederek kupanın bir ucundan tutup şampiyonluk pozları verebiliyor. Başarısızlıkta kendi ise takımının stadına gitmiyor. Kendisinde bir hata olduğuna hiç bir zaman inanmıyor. Hep ötekiler...!

Bir diğer örnek olarak Aziz Yıldırım'ı da değerlendirebiliriz. Aynen Yıldırım Demirören örneğinde olduğu gibi olası başarısızlıklarda faturayı ilk olarak teknik direktöre kesen bir tarzı var. Aynı şekilde başarı geldiğinde de "Bu takımı ben şampiyon yaptım" diyecek kadar da hadsiz. Rüzgar tersine döndüğünde ise Aziz Yıldırım'ı kolayca Topuk Yaylası inşaatı şantiyesinde görebilirsiniz.

Yukarıda da yazdığım gibi bu ülkeden Del Bosque, Tigana, Aragones gibi teknik adamlar başarısızlığın sorumluları olarak kovuldular. Rijkaard'ın durumu da malum. Schuster'in de olası bir kaç mağlubiyetten sonra başına aynılarının gelmeyeceğini kimse düşünmüyordur muhtemelen, Hiddink'in başına geldiği gibi...Yani bütün bu teknik adamlar kötü. Biz iyiyiz, onlar kötü.

Peki.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Almanya 3-0 Türkiye


90'ların sonlarında başlayan Milli Takım'ın yükseliş sürecini hatırlarsak başarıya ulaşmaya çalıştığımız her yolda yakıtımızın hep nefret olduğunu görürüz. "İçimizdeki İrlandalılar" süreci, Hasan Şaş'ın 2002 Dünya Kupası'nda Brezilya maçında attığı golden sonraki gol sevinci, yine aynı Dünya Kupası'ndaki inananlar-inanmayanlar ayrımı, Emre Belözoğlu'nun İnönü Stadı'nda Basın Tribünü'ne yaptığı hareket, Euro 2008'deki Fatih Terim odaklı sinir savaşları ilk etapta aklıma gelen örnekler...  Bu stresli ortamın bize Fatih Terim'den miras kaldığını düşünen biri olarak Hiddink'li yeni dönemde daha sakin, daha rasyonel kararlar ile oluşturulmuş ve oynayan bir Milli Takım bekliyordum, olmadı. Euro 2012 elemelerindeki en önemli maçımızdan önce en büyük kozumuz yine panter kalecimiz, taş gibi savunmamız, dinamo gibi orta sahamız ya da leblebi gibi gol atan forvet hattımız değil maç öncesi Mesut Özil özelinde yaratılan sinir harbi idi. Kararını aylar önce vermiş, seçtiği milli takımla Dünya Kupası oynamış bir adamın tercihini yeniden sorgulamanın başka bir mantığını göremiyorum.Genç yaşına rağmen maç öncesi yaratılan bu ortamdan en güzel şekilde çıkmayı başardı Mesut. Maç süresinde top ayağına geldiğinde ıslıklanan bir adamın attığı golden sonra sevincinde neler yapacağını tahmin edemezsiniz, o sade bir kutlamayı tercih etti.

Bu ağır yenilgi umarım bizi Milli Takımla ilgili uzun süredir yapmadığımız bir şeye, düşünmeye sürükler. Almanya'da Almanya'ya yenilmiş, hatta ezilerek yenilmiş olmakta çok da büyük bir problem yok bence. Çapımızı bilmek lazım. Bu mağlubiyet bir silkinmeye yol açarsa ne mutlu. Bu maça kadar geleceğe yönelik kadro eklemelerinin olmayışını Almanya'nın gücünü ve bu maçın önemini göz önünde bulundurarak göz ardı ettik. Bundan sonra nispeten rahatlayan fikstür ile birlikte ben bu kadroda geleceğin milli takımını yavaş yavaş görmek istiyorum.