14 Kasım 2010 Pazar

100


6 buçuk sezon, 100 lig golü, mutlu olan milyonlar...

O efsane pankartı uyarlarsak; 

 "Senin büyüklüğünü tartışanlarda akıl aramak aptallık olur"

fotoğraf: fenerbahce.org

Gaziantepspor 2-1 Fenerbahçe

Aykut Kocaman'ı topçuluk döneminden itibaren hem futbolundan hem kişiliğinden dolayı çok severim. Ankaraspor'da göstermiş olduğu hocalık kariyerini de fena bulmam. Ona karşı bu sevgimden dolayı, çok mantıklı gözükmese de, herhangi bir teknik direktörden daha fazla kredisi vardır gözümde. Fenerbahçe'de başarılı olmasını çok ama çok istiyorum. Hani bir baba evladının olmazını görmezden gelip, olurunu ön plana çıkarmaya gayret gösterir ya, benimki de o misal. Fenerbahçe'ye de önemli şeyler kattığını ve katabileceğini de düşünüyorum. Fenerbahçe için Alex sonrası dönemi planladığını düşünüyorum. Hatta sezon başında yaşanan Alex probleminin temelinde de bence bu sebep yatıyor. Yoksa Fenerbahçe için bu kadar önemli işler yapmış, efsane bir oyuncuyu oynatmamak için ya gerizekalı olmak lazım ya da Altan Tanrıkulu! 

Sadece Aykut Kocaman için de değil, tüm teknik direktörlere "hoca değil yea"dan ötede bakmaya, çok mantıksız hatta aptalca gelse de yaptıkları hamleleri anlayabilmek için elimden geldiğince empati kurmaya çalışırım. Geride kalan 12 haftada Aykut Kocaman'ın hamleleriyle ilgili yapmaya çalıştığım empatide Kayseri ve Gaziantep deplasmanlarında yaptıklarıyla ilgili tek bir mantıklı yön bulamadım. Bir arkadaşımın CM hikayesidir, eşek yüküyle para verip aldığı forveti Şampiyonlar Ligi listesine eklemeyi unutmuş, Kayseri deplasmanı hikayesi tam bunun gibi. Akıl alır cinsten değil. Gaziantep deplasmanı da bir o kadar vahim. Rakibin güldür güldür geldiği dakikalarda işe yaraması mümkün bir tek hamle dahi yapılmamasını ben kendi kendime açıklayamadım. Pozitif futbolu kendine şiar edinen bir teknik direktör, Gaziantepspor gibi ligin vasat üzeri bir takımına karşı nasıl siner? Bu kadar pasif savunma ile er ya da geç gol yiyeceğimizi bir tek Aykut Kocaman mı görmedi acaba?

Birkaç hafta önce yazdığım yazıda Fenerbahçe'nin mevcut kadrosunun yakın tarihin en iyi kadrosu olduğunu yazmıştım. O yazıyı yazarken mi çok gaza geldim bilmiyorum ama sakatlıklar, ceza derken yine Bilica'lar, Cristian'lar, Kazım'lar doluşuverdi takıma. 

Takımda sadece bir tek diğer takım arkadaşlarına görece az koşan oyuncuya hak tanınır taktik tartışmaları yaparken hani, takım savunmasının önemi adına. Peki koşmayan adam üst sınırı bir ise, gamsız adam üst sınırı kaç? Hala daha Fenerbahçe kadrosunun iyi olduğuna inanıyorum. Ama maç boyu sağ kanadın her alanını kullanan, didinen, çizgiden top çıkardığı pozisyonun ardından gidip rakip ceza sahasına topsuz koşu yapan Gökhan Gönül'ün şu vidyodaki Cristian'ı görünce motivasyonu azalmaz mı?  Ya da maç boyu rakip savunma oyuncularıyla boğuşan, ihtiyaç halinde orta sahaya gelip top alan Semih, Kazım'ın Redbull Street Style ön elemeleri performansı misali gevşek oyununu görünce sinirlenmez mi? Gamsız oyuncular kendi kötü performanslarının yanı sıra takım arkadaşlarını da mental anlamda kötü etkileyerek komple bir performans düşüklüğü getiriyor. 

Cristian'ın şu vidyodaki halini Fenerbahçe formasıyla en son Ümit Özat'ta görmüştüm. Kadıköy'deki bir Beşiktaş maçında sıkılmadan 10 saniye falan altıpas çizgisinin üzerinde bekleyerek enfes bir performans sergilemişti o da. Ama Cristian'ın şu gevşekliği listelere bir numaradan girdi. Kötü oyunundan, yetersiz yeteneklerinden ötürü değil, sırf şu vidyoda sergilediği karakter zaafiyetinden dolayı Cristian en kısa zamanda, hatta öyle medeni şekilde de değil, yaka paça bu kulüpten uzaklaştırılmalıdır.

11 Kasım 2010 Perşembe

Namağlup

Fenerbahçe Basketbol Şubesi'ndeki pranga durumundaki isimlerin şubeyle ilişiğinin kesilmesi meyvelerini beklenen de hızlı vermeye devam ediyor. Bu gece itibariyle Fenerbahçe Euroleague'deki tek namağlup takım olarak kaldı. "Aydın"lık günler geri geliyor...

Geçtiğimiz 3 seneye kıyasla çok değişen istatistikler var elimizde. Artık Fenerbahçe müthiş savunma yapıyor, hatta muhtemelen ilk 4 maç itibariyle Euroleague'in en iyi savunma yapan takımı. Hücumda da rotasyon dahilinde herkes çok iyi katkı sağlıyor. Kadroda küs oyuncu yok. Sezon başında gözden çıkarıldığı söylenen, biraz da Engin'in sakatlığından dolayı bu kadar süre alan Greer dahi müthiş inançlı oynuyor. Artık Fenerbahçe'nin  maç kazanması için skor yükünü çeken oyuncusunun formda olması gibi bir zorunluluğu yok, çünkü skor yükünü çeken bir oyuncusu yok!

Bugün salondaki 15000 taraftar salondan mutlu ayrıldı. Çubukluya layık, çubukluya aşık insanların yönettiği, çubuklunun hakkını veren oyuncuların sahada olduğu bir Fenerbahçe izledikleri için...

Allah'ım bitmesin, bitmesin bu rüya, sonunda F4 olsun!

fotoğraf: fenerbahce.org

10 Kasım 2010 Çarşamba

72 sene


Ruhun şad olsun

5 Kasım 2010 Cuma

Büyük zafer

Maçta önce herkeste "10 farklı mağlubiyet iyidir" görüşü hakimken Fenerbahçe Barcelona deplasmanından galibiyetle döndü. Maç öncesi görüşler anormal değil di tabiki... Takımın iyi yolda olduğu çok açıktı, ancak Tanjevic döneminin mental enkazının toparlanmasının bu kadar kısa sürede olabileceğine kimse inanmıyordu. Fenerbahçe Tanjevic döneminde üst seviye takımlardan sürekli 20-30 fark yiyen bir takımdı ve malesef bu kabullenilmişti artık. Öte yandan Barcelona da 1 ay önce Lakers'ı yenmişti ve kadro olarak da Avrupa'nın en iyilerinden biriydi.

Bu tip maçlarda Fenerbahçe için iki kırılma noktası oldu hep. Ya maç ilk periyotta çift haneli farklara çıkar ve kopar, yahut kafa kafaya giden ilk yarının ardından rakip 3. periyotta vitesi artırıp maçı alırdı. Fenerbahçe maçın başından itibaren tempoyu ayarlayarak, Barcelona gibi bir devi, yaptıkları tüm hamlelere zamanında cevap vererek yendi.

Bakın çok önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum (Haşmet Babaoğlu mode on, blogda tek yazar olmasam, diğerine %100 katıldığımı belirterek bunu pekiştirmek isterdim ama olmuyor malesef) Euroleague'de ilk 3 maç sonunda Ukiç'in top kaybı sayısı 0. Yazıyla "sıfır". Geçen sene Fenerbahçe'nin en zayıf olduğu pozisyonlar, 1 ve 4 numara pozisyonları, Engin'in de sakatlığından dönmesiyle belki de bu sezonki en güçlü olduğu alan olacak. İyi bir 1 numaranın Euroleague'de başarının ilk şartı olduğunu daha iyi anlıyoruz bu sezon. Tabi iyi 1 numaranın yanında geçen sezonlarda olduğu gibi sopa gibi dikilen adamların yerine hareketli setleri yüksek başarıyla oynayan oyuncuların olması da önemli.

Kadın ve erkek basketbolda Avrupa'da namağlup gidiyoruz. 2007'den sonra ilk kez yüzümüz gülmeye başlıyor. Ne diyelim, nazar değmesin.

fotoğraf: fenerbahce.org

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bursaspor 1-1 Fenerbahçe

Eskiye nazaran tatsız ve silik de olsa tribünü özlemişim. Çok keyifli maç olmuş. Olmuş diyorum zira bu 90 dakika benim için maçtan ziyade eş dostla hasret giderme, eskiyi anma ve sahayla ilgilenmeksizin tezahürat yapma şeklinde geçti. Herşeye rağmen güzeldi.

Dediğim gibi oyun namına hiç bir şey hatırlamıyorum/bilmiyorum. Maçta en net hatırladığım şey Vip tribündeki beyaz montlu eleman. Aslanım ben orada ev sahibi durumundayım, İstanbul'dan misafirlerim gelmiş, senin yaptığın hareketlere bak. Sonra o adamlar kalkıp "Dünya yerinden oynar Bursa'dan adam çıksa" deyince ben ne diyeyim onlara? Ne diyeyim canım kardeşim? Milyonları töhmet altında bırakıyorsun.