27 Aralık 2011 Salı

Ben Fenerbahceliyim!



Ben Lefter'in elini open Alex'im. Siz kimsiniz ulan?

6 Aralık 2011 Salı

Biz hep olduk arkanda, oluruz yine yenilsen bile...

3 Temmuz ve sonrasindaki surec gorebildigim kadariyla insanlarda oyle bir algi birakti ki on kusur haftasi geride kalan lig basladi mi onun bile farkinda degil gibiyiz.

Sezonun bir kisim Fenerbahce ve Galatasaray taraftari icin en onemli iki macindan biri yarin oynanacak. Taraftarlik terazisinde rakibin kaybetmesi tuttugu takim sevgisine agir basanlar icin bu boyle. Bu hissiyatin herhangi bir rengi de yok, Turk insaninin sagliksiz mantik yapisindan sadece biri bu. 

Hemen her derbinin bir hikayesi oldu simdiye kadar. Taraflardan biri formsuz oldu, takimin basindaki antrenorun son sansiydi, kale yerine potalar kuruldu, total kere total futbol oynaniyordu.. Biraz hafiza zorlansa devami da gelir. Bu sefer hikaye biraz daha farkli ve millet olarak futboldan ziyade bagiris cagirisi sevdigimizden bu cok daha cazip. 

Sikeyle suclanan takimin baskani TFF asbaskani ve teknik direktoru Milli Takim teknik direktoru oldu, ayni mac uzerinden sike suclamalarina maruz kalan takimin teknik direktoru ve asbaskani tutuklu yargilanirken sikeyle itham edilen mac ile Avrupa kupalarina katilma hakki kazanan takim Avrupa'da tur atladi, ortulu odenekten paralar aktarilan, baskani tutuksuz yargilanan takim Sampiyonlar Ligi'nde bir ust tura cikma sansini son macta surduruyor. Ne olduysa olan Fenerbahce ve Aziz Yildirim'a oldu ve gectigimiz sezon kazanilan tum haklarindan mahrum birakildi. 

3 Temmuz ve sonrasinda gasp edilen Fenerbahce'nin maddi manevi haklarina karsin, yapilan kisitli transferler ve gectigimiz sezonlarda kuyruguna teneke baglanip yollanmaya calisilan oyuncularinin muthis ozverili oyunlariyla ve futbol filozoflarinin, imparatorlarin yaninda isil isil parlayan Aykut Kocaman'la Fenerbahce ligin zirvesinde!

Yarinki macin alt metni budur. Fenerbahce haftalardir onur mucadelesini surdurmektedir. Yarin da kim oynarsa oynasin cikip formayi islatacagindan, kaninin son damlasina kadar Fenerbahce icin savasacagindan kimsenin suphesi yoktur. 

Ister kazanin, ister kaybedin. Simdiye kadar yapmis olduklarinizla dahi benim gonlumde bu sezonki kadronun yeri hep ayri olacak. Bilica'nin da, Emre'nin de, Alex'in de, Bienvenue'nun de..

Siz bizim gururumuzsunuz!

28 Ağustos 2011 Pazar

Tiyatro

En son 1 Mayıs'ta yazmışım. Üzerinden epey zaman geçti. Nisan ortasından beri hayatımın hiç olmadığı kadar yoğun bir fazına girdim. İş, kurs, başka bir kurs daha... Blog okumak en keyifli yaptığım şeydi, bir miktar hayatımdan çıktı ister istemez. Serviste, metroda, tuvalette telefonun google reader'ından olduğu kadar işte...

Neyse, bu biraz neden yazamadığımın mazereti gibi oldu, çok da önemli değil aslında.

Temmuz başından beri süren tiyatrodan haberdar olmayan yoktur. 3 Temmuz'da arkadaşımın telefonuyla uyandım, "Aziz'i almışlar" dedi. Gitmesi için bir sürü kampanya yaptığımız adamdı, uyku mahmurluğunun da etkisiyle "İyi lan işte ne güzel" dedim. "Olm öyle değil...." deyip uykudayken kaçırdıklarımı anlattı. Bu süreç benim için böyle başladı.

Daha önce de başka bir konuyla ilgili yazarken söylemiştim, Türk adaletine olan güvenim deniz seviyesinin altında, dolayısıyla objesi Fenerbahçe, konusu "şike" olan bir soruşturmanın ele yüze bulaşmama ihtimalini hiç bir zaman düşünmedim bile. Öyle ki, soruşturmanın ilerleyen safhalarında Erman Toroğlu'nun dahi müşteki sıfatıyla ifadesine başvuruldu. Bir bu bile soruşturma niteliğini gözler önüne serer aslında.

Soruşturmanın ilk safhası güzel bir kişilik testi gibi oldu aslında. Yıllardır daha fazla google ad uğruna objektiflik  naraları atan ama kalpleri Galatasaray sevgisinden ziyade Fenerbahçe nefretiyle çarpan, aşağılık güneşli pazartesi fanatikleri ve türevlerini ağızlarından akan salyayla görmek iyi oldu. Biz yine iyi kötü kimin ne mal olduğunu biliyoruz da, bilmeyen de öğrenmiş oldu böylece.

Suçu belirlenmemiş adamların tutuklanması, 2 seneyi aşkındır Türkiye'de bulunan Emenike'nin ifadesi alındıktan sonra Yabancılar Şubesi'ne götürülüp çalışma izninin kontrol edilmesi gibi absürdlüklere bu ülke senelerdir süren Ergenekon'dan zaten alışkın. O kısım kimseyi şaşırtmamıştır herhalde.

Geçtiğimiz hafta olan Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden ihracı bu hukuksuzluk tiyatrosunda bardağı taşıran son damla oldu. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkı elinden alındı ve aynı soruşturmada başkanı tutuksuz yargılanan takım Şampiyonlar Ligi'ne gönderildi. Apar topar başkanının yurt dışına çıkma yasağı da kaldırıldı! Suçu kesinleşmemiş bir kulübü ülke federasyonu ne hakla CL'ye göndermez? Hele yakın geçmişte Milan örneği varken... Haydi diyelim bu kararı verdi, nasıl olur bu takımı küme düşürmez? Hem Fenerbahçe'yi soruşturma bitmeden suçlu ilan edeceksin, hem de Fenerbahçe isminin rantını bırakmaya götün yemediği için küme düşüremeyeceksin. Taşra kurnazlıkları bunlar. İşin daha üzücü yanı bu tarz küçük hesaplar Türkiye'de tutar ve plan sahiplerinin üzerinde hiç beyin çalıştırmadığı belli olan aşağılık planla kazanımları yanına kar kalır. Kimse kalkıp hesap da sormaz. Tepkisizizdir. Şimdiye kadar böyle oldu hep.

CL fiyaskosundan sonra facebook'a şöyle bir şeyler karalamışım;

"fenerbahçe yönetimi yıllardır asırlık mazisini hiçe sayarcasına omurgadan yoksun, iktidarın, paranın, gücün istediği şekilde hareket etti. telekom'a yaranmak için mavi forma da çıkarıldı, ülker'le, acıbadem'le saçmasapan evlilikler de yapıldı. taraftarını satın aldıkları kıçı kırık plastik kart ile saydı, yıllık fenerium ve kombine kart harcamalarına göre kategorize etti. elitlerin takımı ezeli rakibinin yanında bile, yine kuruluşuna ihanet edercesine elit kaldı, halktan, sokaktan uzaklaştı. koca fenerbahçe'yi bağdat caddesi'ne sıkıştırmaya kalktı. kendi taraftarını kendisi fişledi, emniyete teslim etti. çubukluya ağız dolusu küfürler eden adamı eşek yüküyle para karşılığı transfer etti, yetmedi ikinci kaptanlığı verdi. aydın hoca'yı, ibo'yu, zamanında nilay'ı türlü yalanla dolanla taraftarın gözünde küçük düşürüp, kulüpten uzaklaştırdı. bunların hepsi bir tarafa... yaşım itibariyle gençliğimin önemli kısmı ve tribün kovaladığım zamanın tamamında karakterli ve haysiyetli bir yönetimi bize çok gören bu yönetim, kimi ve neyi temsil ettiğini hatırlayıp, takımı ligden çekme basiretini gösterirse, ben şimdiye kadar yapmış oldukları tüm karaktersiz yönetimi unutmaya hazırım!"


Halen de bu fikri taşıyorum. Şimdiye kadar arkasındaki gücün farkında olmayıp güce boyun eğen Fenerbahçe Yönetimi'nden ilk kez karakterli bir karar bekliyorum. Bu takımı ligden çekin! Özellikle yönetim kurulu başta olmak üzere şunu anlamayanlar var; Fenerbahçe nerede oynarsa, orası birinci ligdir!

1 Mayıs 2011 Pazar

Aussie


Aussie'lerin şahı, tekrar hoşgeldin. Tut Taurasi'yi de kolundan, onu da getir. Görülecek çok hesap, ortasına sıçılacak çok numune kabı var!

4 Nisan 2011 Pazartesi

Şampiyon Olacağız


Bu maçın özeti maçın sonundadır. Defalarca eleştirdiğim değişen taraftar yapısına rağmen, takım maç sonunda tribünlere çağırıldı. Fenerbahçe öyle oynadı işte...

21 Mart 2011 Pazartesi

Şampiyonluk geliyor


Oynanan futbolu, dizilişi, performansı bir kenara bırakırsak, herhalde bir Fenerbahçe taraftarının en çok isteyeceği türden bir derbi oldu. Maçtan önce çokça Galatasaray’ın avantajlarından bahsedildi sürekli haklı olarak. Takımın hedefi yoktu. Resmi olarak değilse de ciddiye alma olarak Galatasaray için sezonun son maçıydı. Fenerbahçe ise geçen sene şampiyonluğu son maçta kaybeden, sezonun ilk bölümünde kendi kalibresindeki takımları yenememiş, baskı altında gösterdiği performansı soru işaretleriyle dolu olan performansını ikinci yarıyla birlikte gözle görülür şekilde artırmıştı. Dünyanın neresinde olursa olsun bir takım 9 maçta 9 galibiyet aldıysa, rakip takım taraftarları ve hatta tarafsız olanlar dahi o takımın ne zaman kaybedeceği üzerine kafa yorar. Hatta neredeyse kaybetmesini ister. Kamuoyunda oluşan bu görüş de normal olarak Fenerbahçeli futbolcuların omzuna bir ağırlık daha koymuş oldu.

Dia’nın sakatlığı sonrası şahsen ben benzer özelliklere sahip Stoch’un ilk 11’de başlamasını bekliyordum. Galatasaray şu haliyle çekinilecek, önlem amacıyla takım dizilişinde değişikliğe gidilmesi gerekecek bir rakip değildi. Aykut Kocaman Dia yerine Özer’le başladı. Özer her ne kadar bu sezon oynadığı maçlara kıyasla biraz daha iyi gözükse de Dia’nın verdiği katkıyı veremedi. Veremez de zaten. Dediğim gibi farklı tipte oyuncular. 4 tane asli görevi merkez orta saha olan oyuncudan kurulu Fenerbahçe orta sahası normal olarak oyunu kanatlara genişletemedi ve Galatasaray’ın özellikle ilk yarıdaki kendi sahasındaki alan paylaşımı ve savunmasının başarısı ile de Fenerbahçe’ye yarı sahasında top yapma fırsatı vermedi. Alex ve Niang ilk yarı adeta sahada yoktular. Santos’un gevşekliği, Yobo’nun ilk müdahaleden sonra sadece Galatasaray hücumunu izlemesi ile gol geldi. İşine geldi mi üstüne basa basa “profesyoneliz biz” diyen futbolcular, bir üst makamın kendisiyle çalışmak istememesini ve çalıştığı yerle ilişiğinin kesilmesini niye sindiremez anlamak güç.

İkinci yarıyla birlikte yapılan Selçuk-Semih değişikliği Fenerbahçe’nin ligin ikinci yarısında oynadığı şablona biraz daha yaklaşmasını sağladı. İkinci yarının klasik Fenerbahçe’sinden farkı, Semih’in Niang’ı, Niang’ın da Dia’yı ikame etmesiydi. Bu elbette Fenerbahçe’nin oyununa direkt katkı sağladı. Bunun yanı sıra, Galatasaray’da başlayan gereksiz gerginlik, futbolcularda sorumluluktan kaçmaya dönüştü. Bu gerginlik, hatta belki daha fazlası teknik direktörde de var. Bir teknik direktör önceki hafta iyi oynamış Pino yerine sakatlıktan yeni dönmüş ve bu maçta hiçbir şey veremeyeceği belli olan Arda’yı oyuna alma zorunluluğu hissediyorsa,  o takımdan bir şey olmaz. Borges’in çokça bahsettiği gibi, özellikle Galatasaray’da olmak üzere genel olarak Türkiye’de Hakan Şükür’ün yakındığı gibi bir yabancı hayranlığı değil, alenen Türk dominasyonu var. Neyse, bu Galatasaraylı’ların düşüneceği iş, beni bağlamaz.

Fenerbahçe’de bir kıpırdanma olduysa da rakip üstünde net bir baskı oluşturamadı. Maçın bundan sonrası futbolda kullanılan bütün bilim metotlarının çöpe atıldığı bir dönem oldu. Bu bölümü kimin kaç kilometre koştuğuyla, takımların pas isabet yüzdeleriyle açıklayamazsınız. Futbolu futbol yapan da bu zaten.  Alex önce 6 senedir yaptığı gibi içeriye şahane bir top kesti, Semih de maçın o dakikasına kadar zaten haddinden fazla top kurtaran Zapata’yı hareketsiz bırakacak bir kafa vuruşuyla topu ağlara gönderdi. Ardından Gökhan Gönül enfes kesti, kaptan yükseldi, topu öyle bir gönderdi ki, kimse ağzını açıp da Zapata’ya tek kelime edemez. Sonra yorgunluktan ve maç psikolojisinden dolayı gömülen Fenerbahçe, ama kimsenin insiyatif alamadığı, almak istemediği Galatasaray’ın zararsız atakları.

Alex De Souza… Özellikle bu sezon her hafta bir sanat eseri ortaya koyuyor. Ben onun yaptıklarına methiyeler düzme konusunda Alex’e yetişemiyorum. Yine sıklıkla kullandığım övgüyü kullanacağım, onun yaratıcılığından çok çok uzakta olacak, bağışlasın beni: ÇOK BÜYÜKSÜN ALEX, ÇOK! 



fotoğraflar: fenerbahce.org

Armanın Gururu Sarı Melekler!

fotoğraf: sabah.com.tr

Başımızın tacısınız. Yenilseniz de, yenseniz de...

10 Mart 2011 Perşembe

Jimi Hendrix-Hey Joe



Biraz müzik iyidir. Maksat ruhlar doysun.

4 Mart 2011 Cuma

Teşekkürler


Rıdvan Dilmen'in klasik deyişidir, sezon başında bu takım Top 16'da 3-3 yapacak, ister misiniz deseler, kadronun yeni oluşturulduğunu, geçmiş sezonların başarısızlıklarla dolu olduğunu da göz önünde bulundurarak hemen hepimiz bayıla bayıla kabul ederdik. Bu takım sezon başında kendisi için kabul edilebilir olan başarı çıtasını sezon içindeki muazzam performanslarıyla yukarıya taşıdı. Artık herkes ciddi ciddi Final 4 hayalleri kuruyordu.

Herşey Vidmar'ın gidişiyle başladı. Maç temposu içinde fırsat bulunamayıp silinemeyen parke Vidmar'a sezonu kapattırdı. Olayların başını Vidmar'ın sakatlığından aldım çünkü yola zaten neredeyse Engin'siz çıkılmıştı. Kaldı ki Greer de beklentilerin üstüne çıkıyor, Ukiç'in dinlenme periyotlarında sırıtmıyor, hatta bazı maçları koparıyordu bile. Yapılan sert savunma ve bu savunmanın getirdiği başarıyla birlikte kurulan Final 4 hayalleri yönetimin üzerinde Vidmar'ın yerine bir transfer baskısı oluşturdu. Bu sezon yönetimin sınıfta kaldığı tek konudur Sean May transferi. Acele ve bilinçsizce yapılan bu transfer Vidmar'ın özellikle savunmada verdiğini ikame edemedi. İnsan düşünmeden edemiyor Semih ya da Ömer'den birinin bu sene bu takımda olma ihtimalinde neler olabileceğini... Neyse, keşkelere girmemek lazım.

Kaya ve zaman zaman Oğuz'la Vidmar'ın yokluğunu olabilecek en hasarsız şekilde atlatıyorduk. Lavrinovic'in performansının düşmeye başladığı sezonun ikinci yarısında bu sefer 4 numarada Mirsad döktürüyordu. En azından orta mesafe şutu olan bir 4 numaranın savunmayı üstüne çekmesinin Fenerbahçe'ye neler kattığını en iyi şekilde gösteriyordu. Mirsad böylesine döktürürken Fenerbahçe için sezonun en az arzulanan turnuvasının finalinde Mirsad'ı da kaybettik. Uzun rotasyonu Oğuz, sakat Kaya, formsuz Lavrinovic ve Sean May'le sınırlı kalmıştı.

Yine de olabilir diyorduk. Ne de olsa Olympiakos deplasmanında da Mirsad'sız kazanmıştık. Sezon başındaki durağanlığından yavaş yavaş uzaklaşarak alıştığımız ritmine yaklaşan Emir, takımın ruhunu yükseğe taşıyan, mağlubiyetlerde en fazla isyan eden iki adam Ömer ve Kinsey umutlandırıyordu bizi. Grubun iddiasız takımı Zalgiris'i iki maçta da yensek zaten gruptan çıkıyorduk. İstanbul'da kadro darlığının da etkisiyle zorlanarak da olsa kazandık. Litvanya'daki maç için de umutlanmak için sebep çoktu. Zalgiris'in matematiksel olarak da bir iddiası kalmamıştı. Derken malum Yunan hakem ve saçma mağlubiyet. Ben zaten Türk basketbol tarihinde önemli sayılabilecek maçlarda hakemlerden yakınmadığımızı hatırlamıyorum. Zaman zaman diyorum biz mi çok paranoyağız ama hakikaten o maçtaki yönetim olacak şey değildi. İş son iki maça kalmıştı. Fenerbahçe birini kazansa çeyrek finaldeydi.

İstanbul'da tamamı dolu tribünler önünde Olympiakos önünde hiç de kötü başlamamıştı işler. Sonrası malum. O maç gerçekten çok acı, elim yazmaya varmıyor. İş Valencia deplasmanına kalmıştı. Zor deplasman, kritik sakatlıklar zaten hedefi mantıksız kılmak için yeterli gibiydi ama işte insanı yaşatan umut derler ya, o misal ya olursa diye bekledik maçı. 2 sayılık mağlubiyet bile yetiyordu bize. Olmadı. Sağlık olsun.

Elenmek elbette üzücü, ama yine de bu adamların bir senede gösterdikleri gelişimi görmemek ayıp olur. Yazının başında da dediğim gibi, sezon başında sevineceğimiz şu sonuca üzülür hale geldiysek bu onların sezon içindeki gelişimi sayesinde oldu.

Gururla söylemek lazım, teşekkürler Fenerbahçe!

18 Şubat 2011 Cuma

Zararımın tazminini istiyorum!

Papazın Çayırı rezil olanların sıralı listesini verdi dün blogda. Fenerbahçe'nin ve Taurasi'nin hakkını yiyenler, töhmet altında bırakanlar bunlar. Bunların özür dilemesini falan beklemiyorum, ne oldukları bilinsin yeter.

Hacettepe Üniversitesi Laburatuvarı zaten bir süre önce lisansı elinden alınmış bir laboratuvardı. Doping gibi hassas bir konuda güvenilirlik çok önemlidir. Üstünkörü bir test yapmak ne demek? Burada uğraştığınız şey kulüplerin ve oyuncuların kariyeri. Bugün itibariyle bu laboratuvarın biri direkt biri dolaylı olmak üzere Fenerbahçe Kadın Basketbol Takımı'nın iki yıldızını çaldığını öğrendik.

Fenerbahçe'nin elinden Euroleague şampiyonluğu hedefini, taraftarın Taurasi ve Penny Taylor'u beraber izleme zevkini, Taurasi'nin kariyerinden yarım sezonu çalanlar her kimse bu zararı tazmin etmelidir. Sorumlusu kimse hesabını versin. B numunesinin test sonucu açıklanmadan "2 sene ceza alır. Zaten hangi suçlu ben yaptım der ki?" diyen Turgay Atasü, doping olayıyla oyuncunun geçmişte verdiği pozlar arasında bir ilişki kurabilecek kafa yapısına sahip, über abazan Ünal Özüak, konu Fenerbahçe olduğunda içindeki irini akıtmak için konuyu öğrenecek kadar bile zaman ayıramayacak kadar aceleci davranan Hıncal Uluç bunun hesabını versin. Penny ve Horakova'nın numuneleri incelenmek için Köln'e yollandığında ortalığı ayağa kaldıranlar, Fenerbahçe'yi vatan hainliği ile suçlayanlar hesap versin.

Yönetim bu saatten sonra işi gücü bırakıp bu olayın üstüne eğilmelidir. Bugün yapılan basın toplantısı bu konuda iyi sinyal olsa da geçmişte esip, gürleyip bir türlü yağmayan Fenerbahçe Yönetimi'ni hatırlayınca biraz da beklemek gerektiğini düşünüyorum. Fenerbahçe bu olayın hesabını sormalıdır.

Parke üstündekileri geçtim, şu sevinci, şu üçlüyü çaldılar elimizden. Bildiğim tüm küfürleri ediyorum sorumlularına.

15 Şubat 2011 Salı

Tanjevic & Slovenler

Çok talihsiz zamanda geldiler Fenerbahçe'ye... Aydın Örs'ün camiadan koparılışı, üzerine çirkin anlaşmalarla takımın başına Tanjevic'in getirilişi... Üstüne üstlük yabancı oyuncu sınırlaması olan bir lige gelmeleri. Ulusal takımdaki alt yaş gruplarında performansları methedilen adamlardı ama bize katkı sağlayabilir miydi? Biraz da Tanjevic öfkesi nedeniyle sürekli ön yargıyla bakılan çocuklar oldular. Emir ilk günden beri bir ışık veriyordu ama ne yalan söyleyeyim Vidmar'ın ilk zamanlardaki oyununa baktıkça aklıma Asım Pars geliyordu sürekli, sinirden çıldırıyordum.

Dün Emir Beşiktaş'a 35 sayı atıp maçı alınca aklıma geldi Tanjevic. 

Gelinen noktada Tanjevic gitti, sistemi gitti, istediğimiz adamlar istediğimiz sistemle geldiler. Ardından başarı da geldi, hep beraber yaşayarak görüyoruz. Kendisini hiç bir zaman iyi hatırlayacak olmasam da, bu iki adamın takıma kazandırılmasında aslan payına sahip olmasından ötürü Tanjevic'e teşekkür etmek lazım. 

6 Şubat 2011 Pazar

#8


Korkuttun bizi Rıdvan. Futbol hayatın kısa sürdü, hayatın öyle olmasın. En kısa zamanda çık yine Fenerbahçe galibiyetlerinde bıyık altından gülerek, topçular ruhsuz oynadığında en az bizim kadar çıldırarak yorumla şu götü boklu Süper Lig maçlarını. Dzeko'ya "Neydi o Wolfsburg'daki çocuk?" de, her örneğini Barcelona üzerinden ver, seni çekemeyen ibneleri delirtmeye devam et. 

Kerameti ufak bir kalp krizi be Rıdvan, nihayetinde "bir Alex değil", koyar mı sana?

5 Şubat 2011 Cumartesi

Revive a Hope For Mankind


Herkesin zaman zaman kafayı topraklamaya ihtiyacı var. Mezuniyet telaşı, askerlik, dönüşte iş arama derken son topraklamanın üzerinden epey zaman geçti. Hayatımın yavaş yavaş "büyümenin kötü bir şey olduğunu farketme" çağına giriyorum. Son derece spontane bir biçimde bu gece süper alkollüyüm. Önce kızların Galatasaray galibiyeti, yanında kardeşim Berkin'in radyo programı, üstüne ters bir kombinasyonla dışarıda bira üzeri evde viski ile cila... Youtube related videos sağolsun, beni orta okul yıllarıma götürdü. İlk müziğe merak saldığım, davul çalmayı öğrendiğim yıllara... Belki 2-3 senedir hayatın beni soktuğu durumdan dolayı dokunamadığım davula...

Velhasıl bu gece, uzun zaman sonra ilk kez benim gecem.

Kaçıranlar ve tekrar izlemek isteyenler için Fear Factory - Resurrection

O "en güzel" yıllardan sonra hayatıma katılan nadir güzel şeylerden olan İpek Sultan'a selam olsun!

17 Ocak 2011 Pazartesi

Tehlikenin farkında mısınız?


Bu ülkede başbakanı ıslıklamak suç! Bu ülkede taraftarın kulüp başkanını yuhalaması suç!

Kadıköy'de birkaç senedir süren faşizm festivaline Aziz Yıldırım'ın izinden giden Adnan Polat da katılıyor yavaş yavaş. Stat açılışında başbakanı ıslıkla protesto edenlerin tespit edilip bir daha stada alınmayacağını söyledi. Tayyip Erdoğan kimdir? Adnan Polat kimdir? Aziz Yıldırım kimdir? Ben beğenmediğim adamı değil başbakan, Allah'ın oğlu olsa ıslıklarım arkadaş. Takım başarılı olsa şu protestoların yarısı olmazdı ya neyse, yine de orada duruşunu belli eden Galatasaraylıların hepsine helal olsun!

Bu arada sahiden kim Galatasaraylı?

12 Ocak 2011 Çarşamba

Okan Bayülgen


Sebebini bir türlü anlayamadığım bir kredisi ve hayran kitlesi vardır bu adamın. Vasatların biraz akıllısı olduğu için diğer vasatlarla kafa bularak bir kariyer yaptı. Halbuki dalga geçtiği geri zekalı mankenden, iğrenç pop müzik yapanlardan herhangi bir farkı yok. O şarkıcı Türk pop müziğine ne kattıysa, Okan Bayülgen'in de Türk talk show dünyasına kattığı odur. Ha bir de birkaç berbat filmi var, unutmamak lazım.

Türk televizyonlarında zerresine rastlanamadığı için ikinci sınıf "Fight Club" mantalitesine sahip vidyoları genç kesim tarafından çok beğenildi. Hedef kitlesine yönelik bir reklam aracı olduğunu kimse görmek istemedi bu hareketin. "V for Vendetta" izledikten sonra bombalayacak Meclis Binası arayan, kendisini anarşist sanan gençlerin ilgisini bu şekilde çekti ve her zaman bir şekilde ciddi bir izleyici kitlesi oldu.

Daha önce de niceleri yaşanmış, biraz ekşisozük'ü karıştırınca öğrendim, ama Emenike ile ilgili söyledikleri, futbolcunun da popülerliği sayesinde, nihayet yankı bulmuş. Yoksa bundan da haberim olmazdı. Bener Onar blogunda şahane bir yazı yazmış konuyla ilgili. Hala daha okumadıysanız buyrun okuyun. Festus Okey'in neden Emenike olamaması bu kadar basit yani onun için.

Hala daha takkenin düştüğünü görmeyen kör Okan Bayülgen fanatikleri için bir ışık olur umarım bu olay. Çünkü bu ülkede Mehmet Ali Erbil'den Güner Ümit'ten daha fazla kredisinin olduğunu görmek çok üzücü. Birisi insanların donunu indirerek aşağılıyor, diğeri de anlamlı sandığı içi boş laflarla sözde eleştirerek.

Okan Bayülgen. Consume, obey, die diye çığırdın durdun programında. İlk ikisini fevkalade icra ediyorsun, üçüncüsü için de ümitle bekliyoruz.

7 Ocak 2011 Cuma

Taurasi


Fenerbahçe Kadın Basketbolu için, hatta Türkiye Kadın Basketbolu için bir devir neredeyse başlamadan kapandı. Türkiye'deki kadın basketbola ilgi malum, o yüzden Taurasi'nin tam olarak kim olduğunu kimilerinin kafasında tahayyül etmesi zor olabilir. Messi'nin Fenerbahçe'ye gelmesi ne ise, Taurasi'nin gelmesi de o idi. Yaşanan süreç, sürecin basiretsizce yönetilmesi bizi Taurasi söz konusu olduğunda di'li geçmiş zamana mahkum etti malesef.

Mahmut Uslu'nun şubeden uzaklaştırılması çok mühim bir hareketti muhakkak. Sevindik o gittiğinde. Kalıntılarının çapsızlık çıtasını aynı seviyede tutacağına ihtimal vermemekle yanılmışız. Taurasi'nin, Penny Taylor'un olduğu takımın yönetim kadrosu bu kadar çapsız olmamalıydı. Oyuncunun özel yaşantısına had sınırlarını zorlayacak şekilde müdahale eden, doping skandalı sürecinde yalan söylemeyi dahi beceremeyen bir yönetim anlayışı olamaz. O anlayış olursa, bu sporcular olmaz.

Kerem Gönlüm ve Cemal Nalga olaylarında bizzat mağdur olan takımın yöneticileri olarak usulsüzlüğün peşini bırakmak bir yana, gidip hakkını çalanlarla sponsorluk anlaşmaları imzalayan yönetimin Taurasi olayındaki seri ve tavizsiz duruşu garip geliyor. Aziz Yıldırım'ın başkanlık sürecinde bu camia hep kendi evlatlarını kolayca harcamış, ama malesef kulübün hakkını aramakta çok ama çok yetersiz kalmıştır. Benzer Kerem-Taurasi olayları dışında da durum böyle malesef. Fenerbahçe yönetimi Kadıköy'de sahaya lazer tutan taraftarını neredeyse bizzat elleriyle emniyete teslim ederken, 17 yaş altı futbol takımı Florya'da meydan dayağı yedikten sonra dut yemiş bülbüle döner. Emre Belözoğlu sahada rakiplerine gırtlak kesme hareketiyle tehditler savunurken manevi evlat olurken, Semih Şentürk sözleşme imzalama sürecinde pazarlık yaptığı için hain olur. Bu malesef hep böyle olmuştur.

Yazı biraz hedefinden şaşmaya başladı, toparlayalım. WADA tarafından test sonuçlarındaki güvenilirliği şüpheli bulunduğu için bir süre faaliyeti durdurulan bir laboratuarda yapılan testler sonucunda Taurasi'de yasaklı madde çıktı. Vücuda muhtemel giriş yolu uyku düzenleyici bir ilaçtan, kaldı ki performans arttırıcı bir özelliği de yok bu maddenin. WNBA ve Euroleague'i domine eden bir oyuncunun kıçı kırık TKBL maçları için doping kullanmış olması mantıklı da gelmiyor zaten. Kambala veya Chatman olaylarında olduğu gibi yasaklı madde bir keyif verici maddeyse sorumluluk tamamen oyuncunun kendisindedir. Ama tıbbi ilaç veya performans arttırıcı bir madde çıkarsa burda sorumluluğun önemli kısmı idarecilerdedir. Bu maddenin insan vücuduna Caferağa'daki sosisliden ya da Saray Muhallebicisi'ndeki tavuklu pilavdan girmeyeceği aşikar. Oyuncunun aldığı supplement veya ilaçların yasaklı madde içerip içermeyeceğini araştırıp, oyuncuyu yönlendirmek de, başka hiç bir işe yaramadıklarını da düşünürsek, bir zahmet idarecilerin işi. Bu paragrafta yazdıklarım tamamen testlerin doğru yapıldığı ihtimali üzerine yazıldı tabii. Taurasi ısrarla "Ben böyle bir şey kullanmadım" diyor ve açıkçası ben ona inanıyorum.

Bu olaydan sonra Penny'nin de en iyi ihtimalle seneye takımdan ayrılacağını kestirmek çok zor değil. Fenerbahçe'nin WNBA piyasasındaki güvenilirliğinin de önemli yara alacağı aşikar. Alınacak bu yara, belki Taurasi'nin saçma sapan bir sebeple kaybedilmesinden bile üzücü.

"Fenerbahçe dopingli oyuncusuna kesinlikle sahip çıkmalıdır" demiyorum. Tek istediğim, hakkı yendiğinde hakkını arayacak Fenerbahçe sevgisine ve basirete sahip yöneticilik anlayışı. Hep söylüyorum, biraz daha dik bir omurga lütfen!

Jasikevicius


+ Baba otobüsle okula gitmek zor oluyor.
- Al oğlum sana Ferrari.

+ Fenerbahçe'de bir guard eksikliği var.
- Al sana Jasikevicius.

Şu iki diyalogda pek bir fark yok. Yaşı ilerlemiş de olsa, muhtemel savunma zaafiyetleri de olsa, Jasikevicius, Jasikevicius'tur. Hoşgeldin başkan.