21 Mart 2011 Pazartesi

Şampiyonluk geliyor


Oynanan futbolu, dizilişi, performansı bir kenara bırakırsak, herhalde bir Fenerbahçe taraftarının en çok isteyeceği türden bir derbi oldu. Maçtan önce çokça Galatasaray’ın avantajlarından bahsedildi sürekli haklı olarak. Takımın hedefi yoktu. Resmi olarak değilse de ciddiye alma olarak Galatasaray için sezonun son maçıydı. Fenerbahçe ise geçen sene şampiyonluğu son maçta kaybeden, sezonun ilk bölümünde kendi kalibresindeki takımları yenememiş, baskı altında gösterdiği performansı soru işaretleriyle dolu olan performansını ikinci yarıyla birlikte gözle görülür şekilde artırmıştı. Dünyanın neresinde olursa olsun bir takım 9 maçta 9 galibiyet aldıysa, rakip takım taraftarları ve hatta tarafsız olanlar dahi o takımın ne zaman kaybedeceği üzerine kafa yorar. Hatta neredeyse kaybetmesini ister. Kamuoyunda oluşan bu görüş de normal olarak Fenerbahçeli futbolcuların omzuna bir ağırlık daha koymuş oldu.

Dia’nın sakatlığı sonrası şahsen ben benzer özelliklere sahip Stoch’un ilk 11’de başlamasını bekliyordum. Galatasaray şu haliyle çekinilecek, önlem amacıyla takım dizilişinde değişikliğe gidilmesi gerekecek bir rakip değildi. Aykut Kocaman Dia yerine Özer’le başladı. Özer her ne kadar bu sezon oynadığı maçlara kıyasla biraz daha iyi gözükse de Dia’nın verdiği katkıyı veremedi. Veremez de zaten. Dediğim gibi farklı tipte oyuncular. 4 tane asli görevi merkez orta saha olan oyuncudan kurulu Fenerbahçe orta sahası normal olarak oyunu kanatlara genişletemedi ve Galatasaray’ın özellikle ilk yarıdaki kendi sahasındaki alan paylaşımı ve savunmasının başarısı ile de Fenerbahçe’ye yarı sahasında top yapma fırsatı vermedi. Alex ve Niang ilk yarı adeta sahada yoktular. Santos’un gevşekliği, Yobo’nun ilk müdahaleden sonra sadece Galatasaray hücumunu izlemesi ile gol geldi. İşine geldi mi üstüne basa basa “profesyoneliz biz” diyen futbolcular, bir üst makamın kendisiyle çalışmak istememesini ve çalıştığı yerle ilişiğinin kesilmesini niye sindiremez anlamak güç.

İkinci yarıyla birlikte yapılan Selçuk-Semih değişikliği Fenerbahçe’nin ligin ikinci yarısında oynadığı şablona biraz daha yaklaşmasını sağladı. İkinci yarının klasik Fenerbahçe’sinden farkı, Semih’in Niang’ı, Niang’ın da Dia’yı ikame etmesiydi. Bu elbette Fenerbahçe’nin oyununa direkt katkı sağladı. Bunun yanı sıra, Galatasaray’da başlayan gereksiz gerginlik, futbolcularda sorumluluktan kaçmaya dönüştü. Bu gerginlik, hatta belki daha fazlası teknik direktörde de var. Bir teknik direktör önceki hafta iyi oynamış Pino yerine sakatlıktan yeni dönmüş ve bu maçta hiçbir şey veremeyeceği belli olan Arda’yı oyuna alma zorunluluğu hissediyorsa,  o takımdan bir şey olmaz. Borges’in çokça bahsettiği gibi, özellikle Galatasaray’da olmak üzere genel olarak Türkiye’de Hakan Şükür’ün yakındığı gibi bir yabancı hayranlığı değil, alenen Türk dominasyonu var. Neyse, bu Galatasaraylı’ların düşüneceği iş, beni bağlamaz.

Fenerbahçe’de bir kıpırdanma olduysa da rakip üstünde net bir baskı oluşturamadı. Maçın bundan sonrası futbolda kullanılan bütün bilim metotlarının çöpe atıldığı bir dönem oldu. Bu bölümü kimin kaç kilometre koştuğuyla, takımların pas isabet yüzdeleriyle açıklayamazsınız. Futbolu futbol yapan da bu zaten.  Alex önce 6 senedir yaptığı gibi içeriye şahane bir top kesti, Semih de maçın o dakikasına kadar zaten haddinden fazla top kurtaran Zapata’yı hareketsiz bırakacak bir kafa vuruşuyla topu ağlara gönderdi. Ardından Gökhan Gönül enfes kesti, kaptan yükseldi, topu öyle bir gönderdi ki, kimse ağzını açıp da Zapata’ya tek kelime edemez. Sonra yorgunluktan ve maç psikolojisinden dolayı gömülen Fenerbahçe, ama kimsenin insiyatif alamadığı, almak istemediği Galatasaray’ın zararsız atakları.

Alex De Souza… Özellikle bu sezon her hafta bir sanat eseri ortaya koyuyor. Ben onun yaptıklarına methiyeler düzme konusunda Alex’e yetişemiyorum. Yine sıklıkla kullandığım övgüyü kullanacağım, onun yaratıcılığından çok çok uzakta olacak, bağışlasın beni: ÇOK BÜYÜKSÜN ALEX, ÇOK! 



fotoğraflar: fenerbahce.org

Armanın Gururu Sarı Melekler!

fotoğraf: sabah.com.tr

Başımızın tacısınız. Yenilseniz de, yenseniz de...

10 Mart 2011 Perşembe

Jimi Hendrix-Hey Joe



Biraz müzik iyidir. Maksat ruhlar doysun.

4 Mart 2011 Cuma

Teşekkürler


Rıdvan Dilmen'in klasik deyişidir, sezon başında bu takım Top 16'da 3-3 yapacak, ister misiniz deseler, kadronun yeni oluşturulduğunu, geçmiş sezonların başarısızlıklarla dolu olduğunu da göz önünde bulundurarak hemen hepimiz bayıla bayıla kabul ederdik. Bu takım sezon başında kendisi için kabul edilebilir olan başarı çıtasını sezon içindeki muazzam performanslarıyla yukarıya taşıdı. Artık herkes ciddi ciddi Final 4 hayalleri kuruyordu.

Herşey Vidmar'ın gidişiyle başladı. Maç temposu içinde fırsat bulunamayıp silinemeyen parke Vidmar'a sezonu kapattırdı. Olayların başını Vidmar'ın sakatlığından aldım çünkü yola zaten neredeyse Engin'siz çıkılmıştı. Kaldı ki Greer de beklentilerin üstüne çıkıyor, Ukiç'in dinlenme periyotlarında sırıtmıyor, hatta bazı maçları koparıyordu bile. Yapılan sert savunma ve bu savunmanın getirdiği başarıyla birlikte kurulan Final 4 hayalleri yönetimin üzerinde Vidmar'ın yerine bir transfer baskısı oluşturdu. Bu sezon yönetimin sınıfta kaldığı tek konudur Sean May transferi. Acele ve bilinçsizce yapılan bu transfer Vidmar'ın özellikle savunmada verdiğini ikame edemedi. İnsan düşünmeden edemiyor Semih ya da Ömer'den birinin bu sene bu takımda olma ihtimalinde neler olabileceğini... Neyse, keşkelere girmemek lazım.

Kaya ve zaman zaman Oğuz'la Vidmar'ın yokluğunu olabilecek en hasarsız şekilde atlatıyorduk. Lavrinovic'in performansının düşmeye başladığı sezonun ikinci yarısında bu sefer 4 numarada Mirsad döktürüyordu. En azından orta mesafe şutu olan bir 4 numaranın savunmayı üstüne çekmesinin Fenerbahçe'ye neler kattığını en iyi şekilde gösteriyordu. Mirsad böylesine döktürürken Fenerbahçe için sezonun en az arzulanan turnuvasının finalinde Mirsad'ı da kaybettik. Uzun rotasyonu Oğuz, sakat Kaya, formsuz Lavrinovic ve Sean May'le sınırlı kalmıştı.

Yine de olabilir diyorduk. Ne de olsa Olympiakos deplasmanında da Mirsad'sız kazanmıştık. Sezon başındaki durağanlığından yavaş yavaş uzaklaşarak alıştığımız ritmine yaklaşan Emir, takımın ruhunu yükseğe taşıyan, mağlubiyetlerde en fazla isyan eden iki adam Ömer ve Kinsey umutlandırıyordu bizi. Grubun iddiasız takımı Zalgiris'i iki maçta da yensek zaten gruptan çıkıyorduk. İstanbul'da kadro darlığının da etkisiyle zorlanarak da olsa kazandık. Litvanya'daki maç için de umutlanmak için sebep çoktu. Zalgiris'in matematiksel olarak da bir iddiası kalmamıştı. Derken malum Yunan hakem ve saçma mağlubiyet. Ben zaten Türk basketbol tarihinde önemli sayılabilecek maçlarda hakemlerden yakınmadığımızı hatırlamıyorum. Zaman zaman diyorum biz mi çok paranoyağız ama hakikaten o maçtaki yönetim olacak şey değildi. İş son iki maça kalmıştı. Fenerbahçe birini kazansa çeyrek finaldeydi.

İstanbul'da tamamı dolu tribünler önünde Olympiakos önünde hiç de kötü başlamamıştı işler. Sonrası malum. O maç gerçekten çok acı, elim yazmaya varmıyor. İş Valencia deplasmanına kalmıştı. Zor deplasman, kritik sakatlıklar zaten hedefi mantıksız kılmak için yeterli gibiydi ama işte insanı yaşatan umut derler ya, o misal ya olursa diye bekledik maçı. 2 sayılık mağlubiyet bile yetiyordu bize. Olmadı. Sağlık olsun.

Elenmek elbette üzücü, ama yine de bu adamların bir senede gösterdikleri gelişimi görmemek ayıp olur. Yazının başında da dediğim gibi, sezon başında sevineceğimiz şu sonuca üzülür hale geldiysek bu onların sezon içindeki gelişimi sayesinde oldu.

Gururla söylemek lazım, teşekkürler Fenerbahçe!